M. Bedri GÜLTEKİN

  Mehmet Bedri GÜLTEKİN

  1. yüzyılın dünyasında, 17 ve 25 yaşlarında olan iki bilim adamının, bilimsel gelişme alanında insanlığın önüne gelmiş olan sorular üzerinde, yüzyıllar sonra da üzerinde konuşulacak bir tartışma yapabileceklerini düşünebiliyor musunuz? Ama bundan tam bin yıl önce böyle bir tartışma, tarihi olarak Horasan olarak bilinen coğrafyada yaşandı.

Biruni, 973 yılında Harezm’in başkenti Kat’da doğdu. Saray çevresinde büyümesi iyi bir eğitim almasını sağladı. Döneminin bütün büyük bilim adamları gibi temel bilimlerin her alanıyla ilgiliydi. 16 yaşında yaşadığı Kat şehrinin enlemini hesapladı. Genç yaşında ünü yaşadığı ülkenin sınırlarını aştı.

İbni Sina 980 yılında doğdu.  Bugün Afganistan’da bulunan Belh şehrinin önde gelen ailelerinden birine mensuptu. Öğrenimini Buhara’da tamamladı. Babası Abdullah İbni Sina, Samani devleti bürokrasisi içinde bulunuyordu. Yani İbni Sina da, ailesinin durumundan dolayı iyi bir eğitim gördü. 16 yaşındayken hasta tedavi etmeye başlamıştı. Zamanın Samani hükümdarı Emir Nuh’u tedavi edip iyileştirmesinin karşılığında sarayın kütüphanesinden yararlanma hakkı elde etmişti. 22 yaşına geldiğinde Buhara’dan ayrıldı ve o zamana kadar iki kitabını yazmış durumdaydı.

İbni Sina da Biruni gibi çok genç yaşında tanınan bir bilim adamı olmuştu. Buhara ve Kat şehirleri birbirinden uzak olmalarına ve o tarihlerde ayrı devletlerin başkentleri durumunda olmalarına rağmen iki bilim adamı birbirlerinden ve yaptıkları çalışmalardan haberdardılar.

İki genç bilim adamı arasında İbni Sina’nın yazdığı mektupla başlayan bilimsel tartışmalar, dönemin İslam aydınlanmasının canlı bir belgesi gibidir. İbni Sina, Biruni’ye ilk mektubunu yazdığında 17 yaşındaydı.

Biruni ve İbni Sina birbirlerine dörder uzun mektup yazdılar. Bu yazılarda zamanın bilimsel faaliyetlerinde ele alınan konular ilgili olarak karşılıklı olarak düşüncelerini ortaya koymuşlardır.

Mektuplar, o dönemin İslam dünyasında ama özellikle Horasan’da yaşanan aydınlanmayı, bilimsel gelişmeyi, fikir özgürlüğü ortamını ve genç yaşlarında büyük bilim adamlarını yetişmesine olanak veren zemini yansıtması bakımından önemlidir.

Tartışılan konular

Mektuplarda karşılıklı olarak yazdıkları, ele aldıkları konuları başlıklar halinde şöyle özetleyebiliriz. 

  • Başka güneş sistemleri, başka gezegenler var mıdır? İki bilim adamı da bu sorulara 

“olabilir” cevabını vermişlerdir.

  • Gök cisimlerinin kütlesi var mıdır yok mudur?
  • Evren durağan mıdır yoksa hareket halinde midir?
  • Isı yükseliyorsa eğer, Güneşin ısısı yeryüzüne nasıl gelmektedir?
  • Doğada boşluk olabilir mi, olamaz mı? Bu soruya Biruni “olabilir”, İbni Sina

“olamaz” cevaplarını vermişlerdir.

  • Gök cisimlerinin hareketi dairesel mi, düz bir hat üzerinde mi yoksa eliptik mi?
  • Kainatta yalnız mıyız yoksa başka dünyalar da var mı? (her iki bilim adamı da

başka dünyaların olduğu görüşünde)

  • İbni Sina, Dünyanın ve insanın, evren içinde özel bir konuma sahip olduğunu

söylüyor, Biruni buna karşı çıkıyor.

  • Her iki bilgin gözleme büyük önem veriyor. Ama İbni Sina gözleme mantık ve

ilhamı da ekliyor. Biruni ise daha materyalist bir bakış açısına sahip.

  • Evren ve Dünya ebedi mi değil mi? Dünya bugünkü haliyle mi yaratıldı, yoksa

evrime uğradı mı? Her iki bilgin de evrimci jeolojiyi savunuyor.

İslam aydınlanmasında Horasan

İbni Sina Buhara’dan ayrıldıktan sonra dönemim bilim merkezi durumunda olan ve Kat’tan sonra Harezm’in başkenti olan Ürgenç’e gidiyor. O sıralarda Biruni de Ürgenç’te. İki bilim adamının burada kendi aralarındaki ilişkileri konusunda bugüne ulaşan bir bilgi yok elimizde.

İki büyük bilim adamının mektuplaşmalarının ortaya koyduğu bazı tarihi gerçekleri, bu vesileyle hatırlıyoruz.

  • Esas olarak 9. ve 13. yüzyıllar arasında yaşanan İslam Aydınlanması, insanlık

tarihinde çok önemli aşamaya karşılık geliyor. Çin’i hariç tutarsak insanlık uygarlık mirasının Mezopotamya –Mısır’dan antik Yunan ve Roma’ya aktarıldığını ve 7. Yüzyılın sonrasında bu bayrağın İslam uygarlığı tarafından devralındığını görüyoruz.

  1. ve 12. yüzyıllar arasında İran – Horasan ve Orta Asya’da; İslam uygarlığının en parlak temsilcileri ortaya çıktı. İbni Sina ile Biruni mektuplaşmalarında ele alınan konuların, Avrupa uygarlığının gündemine ancak 16. yüzyılla birlikte girdiğini düşünürsek, İslam aydınlanmasının büyüklüğü konusunda bir fikir edinebiliriz.

Bugün Kopernik, Galile ve o yüzyılların diğer Batılı bilim adamlarına ait olduğu zannedilen görüşlerin ve buluşların büyük çoğunluğunu o tarihlerden 700 – 800 yıl önce İslam aydınlanmasının büyük bilim adamları tarafından dile getirildiğini görüyoruz.

Dünyanın yuvarlak olduğu, kendi ekseni etrafında döndüğü, gök cisimlerinin konumları ve büyüklüklerine ait bazı veriler, yeryüzünün enlem ve boylam bilgileri, kan dolaşım sistemi, vb. vb.

Sadece İbni Sina ile Biruni mektuplaşmalarında tanık olduğumuz tartışmalarda ele alınan konular bile bu konuda ayrıntılı bilgi verebilmektedir.

“Akılcılık” ve “Nakilcilik” mirası

Biruni ve İbni Sina arasındaki mektuplaşma vesilesiyle anlattığımız olay tarihte kalmış değildir, bugün de devam etmektedir. Biruni ve İbni Sina’nın da bir parçası oldukları İslam dünyasındaki “Mütezile” akımının karşısında, o dönemin “Horasan’ında”; Muhammed el Maturidi, ünlü hadisçi el Buhari, Sünniliğin dört mezhebinden birinin kurucusu İbni Hanbel ve sonraki yüzyıllarda İslam dünyasının düşünce hayatına damgasını vuran düşünürlerden Gazali de bulunuyordu.

Yani aklın karşısına vahiyi ve nakli koyan düşünürler. Ve ne yazık ki İslam dünyasının düşünce hayatının şekillenmesinde sonraki yüzyıllarda ikinciler belirleyici oldu. Bunun tarihsel nedenleri başlıbaşına bir inceleme konusudur.

Konumuz açısından önemli olan, aradan bin yıl geçtikten donra İslam dünyasında ve Türkiye’de de ikinci kategoride anılan düşünürlerin hala etkili olmasıdır.

İslam dünyası; yeniden Biruni ve İbni Sinaların yoluna girdiği zaman, kaybetmiş olduğu o  “Çıkış Yolu”nu da bulmuş olacaktır.

Günlük vaka sayısında 60 bini geçti. Son bir haftada Fransa ile birlikte günlük vakada dünya birincisi olan Türkiye, öyle görünüyor ki artık lider.

            AKP’nin bu büyük başarısı (!) üzerinde durmak gerekiyor.  Önce Türkiye ile birlikte 13 ülkenin Kovid 19 ile mücadelesinde son rakamlara bakalım:

Ülke                Nüfus                         Vaka                           Can kaybı       Günlük vaka

ABD               329.661.000               32 072 562                 577 191           60 000

Hindistan     1 361 160 000               13 873 825                 172 115           185 000

Brezilya          211 685 000               13 601 566                 358 718           90 000

Fransa             67 201 000                5 106 329                     99 180           50.000

Rusya             146 877 000                4.666.209                   104.000           8.500

İngiltere          65.648.000                4.375.814                   127.123           2.500

Türkiye           83.674.000                3.962.000                   34.455            62.000

İtalya              60.498.000                3.793.033                   115.086          20.000

İspanya           46.549.000                 3.376.548                   76.088              7.500

Almanya         83.403.000                 3.301.836                   79.405            20.000

Çin              1.402.340.000                     90.435                      4.636                  35 (7 Nisan)

Küba               11.239.000                      88.445                          476              1.000

Vietnam             93.700.000                    2.714                             35               ——

 

            Bu tablo AKP iktidarının karnesidir ve çok şey söylemektedir.

            Günlük 185 bin vaka ile Hindistan, dünyada en çok vaka görülen ülke durumundadır. Türkiye’nin üç katı.

            Ama Hindistan’ın nüfusu 1 Milyar 300 milyondur. Türkiye nüfusunun yaklaşık 15 katı.

            Yani Türkiye, bugün Hindistan’ın nüfusuna sahip olsaydı günlük vaka sayısı 900 bin olacaktı.

 

Tedbirlere uymayan iktidar sahipleri

            Bu tablonun sorumlusu hiç şüphe yok AKP iktidarıdır.

            İktidar halka önerdiği tedbirlere en başta kendisi uymamaktadır. Ayasofya gösterisi 2. dalgayı; “lebalep” kongreler 3. dalgayı getirdi.

            Şimdi yeniden kısıtlama kararları aldı Hükümet ve halktan alınan kararlara uymasını istiyor.

            Ama kısıtlamaların ilk günü Erdoğan “Külliye”de toplu iftar yemeği verdi. Kabinesiyle birlikte.

            İkinci gününde ise bir vatandaşın evinde iftar yemeğine katıldı.

            İşte günlük vakada dünya lideri olmamızın nedeni bu anlayıştır. Kendiniz bunları yaptıktan sonra, halkı hangi tedbire uymaya ikna edeceksiniz?

            “Ev halkı dışında sadece bir misafir olsun” diyor Sağlık Bakanlığı. Ülkeyi yönetenler her gün ihlal ediyorlarsa söylenenleri, sonuç nasıl olabilir peki?

 

Devlet – Halk birliği

            İktidar halka güven vermedi mi hiç bir işi başaramaz.

            Hele hele Kovid 19 gibi bütün halkın seferber edilmesini zorunlu kılan bir mücadelenin başarı şansı hiç olamaz.

            Oysa AKP iktidarı, birinci olarak kendi pratiğiyle güven vermemekte, adeta halkı tedbirlere uyulmaması konusunda teşvik etmektedir.

            İkinci olarak iktidarını sürdürmek için benimsemiş olduğu “halkın yarısını diğer yarısının karşısına koyma” stratejisi, salgına karşı verilen mücadeleyi baltalayan en önemli nedenlerden biri olmaktadır.

            Bütün bunlardan dolayı 3. Kısıtlama döneminin yarım yamalak tedbirlerinin işe yarayacağı da zor görünüyor.

 

Tablonun gösterdiği

            13 Dünya ülkesinin Koronavirüs salgını verileri bir takım çarpıcı gerçekleri göz önüne sermiş bulunuyor:

            Sosyalist ülkeler son derece başarılıdır. Bu ülkelerde salgınla mücadelede Devlet – Halk birliği sağlanmıştır. Sağlık özel kâr konusu değildir. Bütün millet, salgına karşı mücadelede adeta tek bir insanmış gibi hareket edebilmektedir. Bu da sosyalist ülkelerdeki halkçı-devletçi sistemin başarısıdır.

            Öte yandan salgının başlamasından bu yana geçen 16 ayın sonunda Serbest Piyasa Sistemini uygulayan ülkelerden bazıları, ağır bedeller ödedikten sonra işi ciddiye aldılar. Kapanmayı tam olarak uyguladılar ve vatandaşlarını aşılamada ciddi mesafe kat ettiler.

            Bu tedbirlerin sonunda sosyalist ülkelerin başarı seviyesinde değiller ama en azından salgını kontrol altına aldılar.

            AKP ise salgına karşı mücadelede, en başında bir çok ülkenin sahip olmadığı avantajlara sahipti. Cumhuriyet Devrimimizin ürünü olan sağlık sistemimiz ve milletimizin geleneksel dayanışma ve yardımlaşma kültürü.

            Ama iktidar bu avantajları değerlendiremedi. Tam tersine bu avantajları da etkisiz kılan uygulamaları ile bugünkü tablonun sorumlusu oldu.

Karadeniz’de yaşanan son gelişmeleri kısaca hatırlayalım:

  • Şubat ayı içinde Türkiye’nin de olduğu NATO kuvvetleri, Karadeniz’de

Rusya’ya karşı tatbikat yaptılar.

  • Ukrayna ile Rusya arasındaki gerilim tırmandı. Sınırdaki askeri yığınak iki tarafta

da artırıldı. Ukrayna’nın NATO üyeliği, ilgili taraflarca dillendirildi. Rusya, böyle bir gelişmenin savaş tehlikesini büyüteceğini açıkladı.

  • ABD, Karadeniz’e iki savaş gemisi göndermek istediğini Türkiye’ye bildirdi.
  • Rusya Hazar Denizinde bulunan savaş gemilerini Karadeniz’e göndereceğini

açıkladı.

  • Önce Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mariya Zaharova, ardından Putin;

Türkiye’nin Montrö sözleşmesine uygun hareket etmesini beklediklerini açıkladılar.

  • Bütün bu gelişmelerden sonra Rusya ile savaşın eşiğine gelmiş olan Ukrayna

Devlet Başkanı Zelenskiy bugün Türkiye’de.

  • Kuzeyimizde bunlar yaşanırken, AKP cenahından en yetkili ağızlardan

Montrö Sözleşmesinin yeniden ele alınabileceği yönünde görüşler dillendirilmeye başlandı. İktidar yanlısı basın ise daha pervasız. Açık açık Türkiye’nin Montrö sözleşmesini feshetmesi gerektiği yönünde yayınlar yapılıyor.

 

Montrö Sözleşmesi

Her şeyi bir yana bırakalım: Sadece herkesin gözü önünde cereyan eden bu

gelişmeler bile kuzeyimizde tehlike bulutlarının toplandığını, Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir tehdidin büyüdüğünü gösteriyor.

            İşte bu koşullarda 104 emekli Amiralimiz, inisiyatif alarak Hükümeti ve Milleti yaklaşan tehlike konusunda uyarmayı bir vatanseverlik görevi saymışlar, mesleğe adım atarken bir ömür boyu bağlı kalacaklarına dair ettikleri yeminin gereğini yapmışlar.

            Montrö Sözleşmesi, arkada kalan 85 yılın kanıtladığı üzere kuzeyimizden gelebilecek tehlikelere karşı Türkiye’yi koruyacak, en büyük silahımızdır. Amirallerimiz buna vurgu yapmışlar.

            Tehdit bugün, Karadeniz’e kıyısı olmayan ABD’nin bir yandan Ukrayna’yı NATO’ya alarak Rusya ile olacak muhtemel bir savaşa NATO üzerinden Türkiye’yi dahil etmek çabalarından, öte yandan ABD donanmasının Karadeniz’e çıkmasının önündeki Montrö Sözleşmesi engelinden kurtulmak istemesinden kaynaklanıyor.

            Bu tehlikeye dikkat çeken emekli amirallerimizi “Amerikancılıkla” suçlamak hangi aklın ürünüdür?

 

Akıl tutulması

            Emekli Amirallerin basın açıklaması üzerine koparılan gürültü; dış politikada, ekonomide ve salgına karşı mücadelede çuvallamış olan iktidarın içinde bulunduğu panikle gündem saptırma çabasının bir ürünüdür.

            Amirallerin açıklamasından “darbe girişimi” çıkartmak, ancak bir komedi filmi konusu olabilir. Bu amaçla yapılan zorlamalar, psikolojik savaş malzemesi olarak kullanmak üzere yapılan müdahalelerin neler olduğu artık gözler önündedir.

            ABD’nin FETÖ ve AKP iktidarını kullanarak tezgâhladığı Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının hedefi olmuş komutanları, bu sefer aynı yöntemlerle “Amerikancılık yapmakla” suçlamak, buna tevessül edenler açısından sadece trajikomik bir duruma işaret eder.

            Türkiye’nin ABD’nin oyununa gelerek komşusu olan Rusya ile karşı karşıya gelme tehlikesine dikkat çeken komutanları, Türkiye – Rusya ilişkilerini bozmaya çalışmakla suçlamak ise sadece bir akıl tutulmasını gösterir.

 

Özür ve Teşekkür       

            Türkiye emekli Amirallerine, hem özür ve hem teşekkür borçludur. Belli bir yaşa gelmiş, kaçma şüphesi olmayan ve açıklamada dile getirdikleri görüşlerini, tek tek her zaman zaten söylemiş olan komutanları bir linç kampanyası eşliğinde gözaltına alanlar, “Dört gün yetmez, bir dört gün daha dursunlar bakalım nezarethanede” diyenler asıl suç işleyenlerdir.

            Ama bu durum bizim sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Böyle bir durumun yaşanmasında hepimizin sorumluluğu vardır. Hepimiz özür borçluyuz emekli komutanlarımıza…

            Öte yandan emekli komutanlar yaklaşan bir tehlikeye karşı Hükümeti ve bütün milleti uyarmışlardır. Önümüzdeki süreçte bu uyarının ne kadar hayati olduğunu yaşayarak göreceğiz.

            Bu bakımdan da Milletçe kendilerine teşekkür borçluyuz.

        

En az 104 Amiralin Montrö ve Cumhuriyet’in temel değerlerine vurgu yaparak yaptıkları açıklama kadar önemli olan diğer gelişme, AKP iktidarının “ölçüsüz” tepkisidir. Hatta buna “panik” de diyebiliriz.

            Bildirinin açıklanmasından hemen sonra AKP’nin önde gelenleri sıraya girdiler. Kullandıkları dil ölçüsüz… Tehditler ve hakaretler birbirini kovalıyor. AKP, MYK’sını hemen olağanüstü toplantıya çağırdı.

            Yandaş basında başlatılan kampanya da aslında paniğin bir parçası… “Alçaklar” diye manşet atıyor Yeni Akit. Aynı gazete, Montrö’nün de yeniden ele alınması gerektiğini de manşetten duyurmuştu. İki manşet arasında illiyet bağı var.

            Önce 126 emekli büyükelçinin Montrö açıklaması, sonra 104 Amiralin açıklaması ve en sonra da 124 eski milletvekilinin açıklaması… Bütün bunlar toplumda yükselen bir dip dalgasının işaretleridir. AKP iktidarını panikleten de budur.

Yoksa 104 amiralin bildirisinden darbe mesajı çıkarmak, öküz altında buzağı aramaktan başka bir şey değildir. Son derece saygılı bir üslupla yazılmış, suç unsuru olabilecek bir cümle değil, bir sözcük bile bulunamaz.

            Denizciliği ilgilendiren ve ülke güvenliği ile doğrudan ilgili bir konuda deniz kuvvetlerinin emekli amiralleri konuşmayacak da kim konuşacak? Montrö ve Karadeniz konusunda bu ülkenin her vatandaşının konuşmaya hakkı vardır. Ama unutulmamalıdır, böyle bir konuda herkesten çok denizcilerin konuşma hakkı vardır.

            Cumhurbaşkanı’nın, “”tek kişi konuşsaydı suç olmazdı ama toplu olarak görüş açıklandığı için suçtur” şeklindeki açıklaması ise tek kelimeyle, ülkenin nasıl bir mantıkla yönetildiğini göstermesi açısından hazindir.

Nasıl bir kumpas ile karşı karşıya olduğumuzu anlayabilmek açısından hatırdan çıkarılmaması gereken nokta; bugün gözaltına alınan Amirallerin Mavi Vatanımıza sahip çıktıkları için bundan 10 yıl kadar önce FETÖ kumpasının hedefi oldukları ve yıllarca Silivri cezaevinde yattıklarıdır.

 

ABD’nin Montrö politikası

            Aslında gerçekte neler olduğunu anlayabilmek için ABD’nin Ankara’daki büyükelçiliğinin, 24 Temmuz 2020’de sosyal medya hesabından yapmış olduğu bir paylaşıma bakmakta yarar var:

            “Çok sayıda ortak ve dost ülke Karadeniz’deki “Exercise Sea Breeze” adlı tatbikatta birlikte yer aldı. Tüm bu milletlerin,

Karadeniz’in dünyanın bütün milletlerine açık ve serbest olması umuduyla 20.si gerçekleştirilen tatbikatta bir araya gelişlerini görmek son derece etkileyici.”

            Amerikan Büyükelçiliğinin açıklaması, Kanal İstanbul olayı ile birlikte gündeme gelen Montrö tartışmalarına anlam kazandırıyor. ABD tarafından yönlendirilen bir ekip, kamuoyunu hazırlama görevini üstlenmiş vaziyette. Böyle bakıldığı zaman televizyon programında TBMM Başkanı Mustafa Şentop’a sorulan Montrö sorusunun da, verilen cevabın da tesadüf olmadığı görülür.

            İktidarın muteber tarihçilerinden Mustafa Armağan’ın tam da Amirallere karşı linç kampanyasının başlatıldığı gün, Montrö’nün yeniden ele alınmasını söylemesi de tesadüf değil.

            Ve nihayet en sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan, Amirallerin gözaltına alınmasından sonra yaptığı açıklamada gerçek niyetlerini de ikrar etmiş oldu: “İhtiyaç olursa her sözleşmeyi gözden geçirmekten çekinmeyiz!”

            Kanal İstanbul ve Montrö’nün kaldırılması tartışmaları, AKP’nin; “büyük devletleri birbirine karşı kullanma” diyebileceğimiz, gerçeklik dünyasıyla ilgisi olmayan politikası ışığında ele alınırsa, doğru bir şekilde anlaşılabilir.

 

Yaşanan, Türk-Amerikan savaşıdır

            Montrö üzerinden bir Türk-Amerikan savaşı yaşanıyor. Olay budur. Amerika, Karadeniz’de provokasyonlarla Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmek, aynı şekilde Ukrayna ile

Rusya arasında kışkırtılan savaşta Türkiye’nin Rusya’nın karşısında Batı ittifakı içinde yer almasını sağlamak, Montrö engelini kaldırarak donanmasını Karadeniz’e yerleştirmek istiyor.

            Türkiye’nin milli güçleri bu tuzağın farkında. Büyükelçilerden, emekli amirallere kadar toplumun çeşitli kesimlerinden yükselen uyarılar bu farkındalığın işareti.

            Öte yandan 104 Amiral olayı üzerine AKP’den MHP’ye, CHP’den İyi Parti’ye, Davutoğlu’ndan Babacan’a bütün sistem Partilerinin birleşmesi, nüans farklılıkları ile aynı tepkiyi vermesi de son derece uyarıcı olmalıdır.

 

Paniğin nedenleri

            Bütün bunlardan sonra AKP’yi panikleten nedenler üzerinde de kısaca durmakta yarar vardır.

  1. AKP’nin, bir yerde ABD’ye karşı Rusya’nın, başka yerde Rusya’ya karşı ABD’nin

yanında yer almak diye özetleyebileceğimiz politikası tıkanmıştır. Suriye’de ve Karadeniz’de bu politikanın olumsuz sonuçlarını görüyoruz.

  1. Bütün veriler, Türkiye ekonomisinin ciddi bir kriz içinde olduğunu gösteriyor.

İkide bir değiştirilen Merkez Bankası başkanları AKP’nin krizle mücadelede izlediği politikanın aynası durumunda.

Korona salgınına karşı mücadelede AKP iktidarı sınıfta kaldı. Ayasofya gösterisi

ikinci dalgaya, Kongre gösterileri üçüncü dalgaya yol açtı. Fatura, esnaf kesimi başta olmak üzere çalışanlara çıkıyor.

  1. Ve bütün bunların sonucu olarak kamuoyu yoklamalarında AKP’nin ve Cumhur

ittifakının oy oranları baş aşağı gidiyor.

            Bu gelişmelerin sonrasında toplumun değişik kesimlerinden ve emekli Deniz Komutanlarından gelen uyarılardan sonra deyim yerindeyse AKP paniklemiştir.

            AKP, çöküşe giden kuvvetlerin tepkisini vermektedir.

           

31 Mart 2021 günü “Türk Konseyi Devlet Başkanları Zirvesi”, çevrimiçi olarak Kazakistan’ın yönetiminde toplandı. Toplantıda, kısaca “Türk Konseyi” olarak adlandırılan oluşuma, Kazakistan Devlet Başkanı Kasım Cömert Tokayev’in önerisiyle bundan böyle “Türk Devletleri Örgütü” adı verilmesi benimsendi.

            Altı Türk devleti (Türkiye, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Azerbaycan) arasındaki işbirliğinin tarihi 1992 yılına kadar gider. 1992’de Türkiye’nin girişimiyle “Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi” ilk toplantısını yaptı. Sonraki yıllar içinde toplam olarak 10 zirve gerçekleştirildi. Nahcivan’da yapılan 9. Zirvede ise örgütün adı; “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi” olarak değiştirildi. Merkezi İstanbul olan devamlı bir sekretarya oluşturuldu. Dönem başkanlığını sırasıyla Türkiye, Azerbaycan ve Kazakistan üstlendi.

            Gelecek zirve İstanbul’da düzenlenecek ve örgütün sekretarya görevini Türkiye devralacak.

            “Türk Konseyi’nin öncelikli hedefi, Türk dünyasında karşılıklı güven ortamının pekiştirilmesi, siyasi dayanışmanın güçlendirilmesi, ekonomik ve teknik işbirliği imkanlarına ivme kazandırılması ve Türk dünyasının tarihi ve kültürel birikimlerinin en geniş şekilde kayıt altına alınmasını sağlamaktır.”

 

Bölgesel Birlikler Dünyası gerçeği

            1992 yılında Türk dili konuşan ülkeler arasında daha yakın ilişkiler kurma isteğinin sonucunda ortaya çıkan girişimin, sonraki yıllar içinde Dünya’ya hakim olan Bölgesel Birlikler yönelimine uygun olarak daha somut bir içeriğe kavuştuğunu görüyoruz.

            1995 yılında “Şanghay Beşlisi” kuruldu. Bu yeni Bölgesel birlik, ABD’nin tek kutuplu dünya hayalinin geride kalacağı yeni bir dönemin gelmekte olduğunun ilk işareti oldu. Dünyanın çeşitli bölgelerinde 1960 ve 70’lerde ortaya çıkan ama daha sonraki neo-liberal gericilik döneminde etkinliklerini kaybeden bölgesel birlikler bu tarihten sonra yeniden canlanmaya başladı.

 Bu arada, geçmişte olmayan yeni bölgesel birlikler de kuruldu. Şanghay İşbirliği Örgütü, Avrasya Birliği, MERCOSUR, Afrika’daki alt bölgesel birlikler ve son olarak RCEP gibi…

Belli ölçülerde farklı işlevleri olan Bölgesel Birliklerin iç içe geçtiği durumlar da olabiliyor. Örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü, BRICS ve RCEP gibi bölgesel örgütlenmeler içinde yer alan ülkelerden bazılarının durumu böyledir.

Bu açıdan Türk Devletleri Örgütü içinde yer alan ülkelere bakıldığı zaman, Kazakistan aynı zamanda Avrasya Birliği’nin üyesidir. Azerbaycan ve Türkmenistan dışındaki Türk devletleri Şanghay İşbirliği Örgütünün üyesi, Türkiye dışındaki diğer Türk devletlerinin hepsi Birleşik Devletler Topluluğu’nun üyeleridir.

Bu da günümüz dünyasının bir gerçekliğidir.

Ama Türkiye’nin durumu farklıdır. Türkiye’nin NATO üyeliği, Bölgesel Birlikler dünyasında Türkiye’nin alacağı muhtemel pozisyonla çelişen ve Türkiye’nin çıkarlarına ters bir durumdur. Aynı şeyi, Türkiye’nin AB aday üyeliği için de söyleyebiliriz.

Ama Türk Devletleri Örgütü’nün varlığı, hem dünyamızın içinde bulunduğu Bölgesel Birlikler Dönemi yönelimine hem de Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun bir gelişmedir.

Hiç şüphe yok ki Türk devletleri arasında ekonomik, kültürel ve siyasi alanlarda gerçekleşecek işbirliğinden en başta bu ülkelerin kendileri yararlanacaktır.

 

Türkiye’nin çıkarı ve Türk Devletleri Örgütü

Türkiye tarihsel, coğrafi, ekonomik, kültürel vb açılardan Batı Asya’nın bir parçasıdır. Bir Bölgesel Birlik olarak Batı Asya Birliği henüz gerçekleşmemiştir ama önümüzdeki süreçte kaçınılmaz olarak hayat bulacaktır.

Batı Asya Birliği, başlangıçta Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Azerbaycan arasında gerçekleşebilir. Ve ardından bu coğrafyanın doğal parçası durumunda olan KKTC, Gürcistan, Lübnan ve Ermenistan’ı da kapsayarak genişlemesi kuvvetle muhtemeldir.

Türk Devletleri Örgütü, ilgili devletlerin içinde oldukları veya olacakları Batı Asya Birliği, Avrasya Birliği veya Şanghay İşbirliği Örgütü gibi bölgesel birliklerin varlığı ile çelişmez.

Tam tersine Türk Devletleri Örgütü, Batı Asya ile Rusya, Orta Asya ve Çin başta olmak üzere Doğu Asya arasında kurulacak yakın işbirliğini daha da ileri götürecek bir bağ işlevi görebilir.

Veya daha genel bir ifadeyle “Türk devletleri Birliği”nin gelecekte olacak Avrasya Birliğinin temel taşı rolünü oynayacağını da söyleyebiliriz. Çünkü Avrasya coğrafyasında Türkler kadar Avrupa’nın en Batısından Çin’e kadar her yerde olan ikinci bir millet yoktur.

Türkler tarih içinde Bugünkü Rusya’dan Çin’e; Hindistan’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan coğrafyada çok sayıda devletin kurucusu ve yöneticisi oldular. Şimdi de o devletlerin bakiyesi olarak bütün ülkelerde yaşıyorlar. KKTC’yle birlikte 7 bağımsız devletin yanısıra Rusya Federasyonu içindeki çok sayıda Türk özerk cumhuriyeti, tarihten gelen bu varlığın günümüze yansımasıdır.

Son yarım yüzyıl içindeki göçlerle Türkler Batı Avrupa’da da hatırı sayılır bir varlık haline geldiler. Bütün bunlardan dolayı Türkler geleceğin Avrasya Birliğinin temel taşlarından biri olacaklardır.

“Türk Devletleri Örgütü”ne; Avrasya milletleri arasında karşılıklı yarar temelinde daha geniş işbirliklerinin gerçekleşeceği, emperyalist zorbalık ve sömürüden arınmış bir dünyanın yaratılması yolunda atılmış bir adım olarak bakmak gerekir.

28 Şubat’a bu hınç neden?

            Milli Güvenlik Kurulu’nun 28 Şubat 1997 yılında almış olduğu kararların üzerinden tam 24 yıl geçti. 24. yıl dönümünde AKP’nin önde yetkililerinin hepsi sıraya girdi, yaptıkları öfke ve kin dolu açıklamalar inanılmazdır ve üzerinde durulmayı fazlasıyla hak ediyor:

            Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan: “Darbe bir insanlık suçudur. 28 Şubat’ı yaşadım, 28 Şubat insanlık suçudur.” dedi. Ertesi gün yapılan kabine toplantısının ardından düzenlediği basın açıklamasının başlangıcında ise yaklaşık 15 dakikasını 28. Şubat’ı lanetlemeye ayırdı.

            Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay: “Eğitimden sağlığa, ticaretten kültüre kadar toplumun önemli bir kesiminin sistemin dışına çıkarılmasını amaçlayan bu anti demokratik ve ahlaksız süreç, ne yazık ki asker-sivil işbirliği ile gerçekleştirilmiştir.”

            Parti sözcüsü Ömer Çelik: “28 Şubat siyasi tarihimizin en karanlık dönemlerinden birinin sembolüdür… haysiyetsiz bir milli irade düşmanlığıdır.”

            Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş: “28 Şubat’ın mağdur, mazlum ve şanlı direnişçilerini şükran ve saygıyla, 28 Şubatçıları ve onların zelil destekçilerini ise nefretle anıyoruz.”

            İstanbul İl Başkanı Osman Nuri Kabaktepe: “28 Şubat darbesi, amaçları, aktörleri ve sonuçları itibariyle siyasi, toplumsal ve ekonomik tahribatı çok ağır olan karanlık bir projeydi.”

            Aynı gün, bir de “28 Şubat’ın sivil ayağından da hesap sorulmalıdır” kampanyası başlatıldı. Memur-Sen ve Eğitim Bir-Sen ile Hak-İş Konfederasyonu adına yapılan açıklamalarda “darbenin sivil ayağından” hesap sorulması gerektiği söylendi.

 

28 Şubat’ta ne oldu?

            Türkiye, yakın geçmişte binlerce yurttaşımızın hapislere atıldığı, yüzlercesinin katledildiği ve yüzbinlerce insanın mağdur edildiği 12 Mart ve 12 Eylül gibi iki Amerikancı darbe yaşadı. Ama o darbelerden sonra bile yıldönümlerinde böyle bir kampanya yürütülmedi. 28 Şubat ise birinci olarak bir darbe değildi. Milli Güvenlik Kurulu, Anayasanın tanıdığı yetkilerini kullanarak bazı “tavsiye” kararları almıştı ve alınan kararların altında zamanın Başbakanı Necmettin Erbakan’ın da imzası vardı. Nitekim rahmetli Erbakan hayatta olduğu zaman içinde bu konuyu hiç gündeme getirmemiştir.

İkinci olarak bu dönemde “hapse atılan”, “öldürülen” veya “mağdur edilenlerin” sayısını,12 Mart ve 12 Eylül ile kıyaslamak bile abestir. Sorun bakalım kaç kişi hapse atıldı, kaç kişi öldürüldü, kaç kişi mağdur edildi? Doğru dürüst bir cevap alamazsınız!

            Peki o zaman bu akıl almaz saldırı niye?

            AK Parti’nin 28 Şubat’a karşı böylesine bir saldırı gerçekleştirmesinin nedeni üzerinde durmak gerekiyor. Çünkü sorun, geçmişte olup bitmiş bir olayı tartışmanın ötesinde Türkiye’nin geleceğini ilgilendirmektedir.

            Bunun için 28 Şubat’ta neler olup bittiğini hatırlamakta yarar vardır: 1991 yılındaki Birinci Körfez Savaşı ile birlikte Türkiye, kendisine yönelen tehdidin nereden geldiğini görmeye ve tavır almaya başladı. ABD, bu gelişmeyi Eşref Bitlis komutanı ve diğer yurtsever aydınları katlederek durdurmaya çalıştı. Ama Türkiye 1995 yılındaki Çelik Harekatı’yla ABD karşıtı tavrını daha da ileri götürdü. Komşularıyla ilişkilerini düzeltti.

            28 Şubat, Türkiye’nin yeniden Atatürk’ün “bölge merkezli dış politika”ya yönelişini temsil eder.

            Aslında Türkiye bugün de koşulların zorlamasıyla bu politikaya yönelmiş durumdadır. Demek ki AKP’lilerin öfkesinin nedeni, 28 Şubat’ın dış politikası değil.

            28 Şubat süreci aynı zamanda PKK terörüne karşı Türkiye’nin kararlı bir mücadele yürüttüğü ve önemli başarılar kazandığı bir dönemdir. Bu mücadelelerin sonunda Öcalan 1998 yılında Suriye’yi terk etmeye zorlanmış ve ardından 1999 yılı başında Türkiye’ye getirilmiştir. PKK ise bu gelişmenin sonrasında silah bırakarak Türkiye’nin dışına çekilmiştir.

            Bugün de aynen 28 Şubat sürecinde olduğu gibi PKK’ya karşı başarılı bir mücadele veriliyor ve sonuç alınıyor. Demek ki mesele, PKK terörüne alınan tavır da değil.

            Üçüncü olarak 28 Şubat döneminde FETÖ’ye karşı mücadelede de önemli adımlar atıldı. Fethullah Gülen alınan tedbirlerin ardından Türkiye’yi terk etti ve Amerika’ya kaçtı. Bugün de Fethullahçı Terör Örgütü’ne karşı büyük bir mücadele veriliyor. Demek ki burada da bir sorun yok.

            AKP’lilerin 28 Şubat sürecine bu kadar hınç beslemelerinin biricik nedeni, 28 Şubat kararlarında vurgulanan “Devrim Kanunları Uygulansın” maddesidir.

            Atatürk döneminde yürürlüğe giren Cumhuriyet Devrimi Kanunları ile Türkiye Ortaçağ’la büyük bir hesaplaşma yaşamış, Tarikat ve cemaat örgütlenmeleri yasadışı ilan edilmiş; şeyhlik, ağalık, aşiret, aşiret reisliği gibi kurumlar lağvedilmiş, Ortaçağ hukuku yerine Cumhuriyet hukuku ikame edilmiş, Eğitimin Birliği Kanunu ile medreselerdeki eğitim kaldırılarak azınlık okulları da dahil olmak üzere bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlanmış vb. vb.

            Kısacası 28 Şubat “Devrim Kanunları Uygulansın” diyerek, Atatürk Devrimi’nin programını yeniden Türkiye’nin gündemine getirmiştir.

            İşte AKP’lileri rahatsız eden budur. Çünkü AKP, bir yanıyla tarikatlar koalisyonudur. Tarikat ve Cemaatler altın dönemini yaşamaktadır, artık en yetkili ağızlardan Cumhuriyet Devrimine saldırı yapılabilmektedir, en hayati dış politika konularında tarikat kardeşliğinin izleri görülebilmektedir, Eğitimin Birliği Kanunu fiiliyatta rafa kaldırılmıştır. Her yıl bütçenin çok önemli bir bölümü Ortaçağ’ın ihyasına ayrılmaktadır vb. vb.

            Konu her açıldığında kendilerini Turgut Özal’ın mirasçısı olarak görenlerin, 12 Eylül’den rahatsız olmaları elbette düşünülemez.

            Ama Turgut Özal’ın mirasçıları, Atatürk Devrimi’nin yeniden gündeme getirilmesinden rahatsız olacaklardır.Cumhuriyetin laiklik prensibiyle sorunları olanların 28 Şubat’ta kendi “can düşmanları”nı görmeleri doğaldır.

            Türkiye’nin en temel ihtiyacı Atatürk Devrimi’nin tamamlanmasıdır. Bu da bir nesnelliktir. Ve her geçen gün kendini daha fazla dayatmaktadır. AKP’lileri panik halinde 28 Şubat’a saldırtan ise kendini dayatan bu nesnelliktir.

            AKP, bir yandan Türkiye’yi yöneten bir Parti olarak “mecburiyetlere” uygun hareket etmek zorunda kalmakta, ABD ile karşı karşıya gelmekte ve uzantılarıyla bir ölüm kalım savaşı yürütmektedir. Ama öte yandan aynı Parti’nin Atatürk, Cumhuriyet Devrimi ve özel olarak laiklik ilkesi ile ideolojik kimliğinden kaynaklanan sorunları ise bu Parti’nin çıkmazıdır.

            28 Şubat’a olan hınç, bu çıkmazda çırpınmaktan kaynaklanıyor.

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Ancak kahkaha yok. Suspendisse lectus işkencesi, ağırbaşlı oturmak, başka yerde sınıflandırmak, ultricies, ama acı.

Dünyanın yol ayrımı

            Emperyalizm, “kapitalizmin en yüksek aşaması”dır. 20. Yüzyılın başından beri kendi zıddı olan Milli Kurtuluş Savaşları ve Sosyalist devrimlerle birlikte aynı zamanda insanlığın tarihsel gelişiminde yeni bir çağı karakterize eder.

Emperyalizm aynı zamanda “tekelci kapitalizm”dir. Tekelci niteliği, sistem olarak çürümeye başladığını ve ölüme doğru gittiğini gösteriyordu.

            İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Doğu Avrupa ülkelerinde ve Çin’de sosyalistlerin iktidara gelmesinin ardından dünyanın üçte biri,sosyalist partiler tarafından yönetilir hale geldi. Bu arada Afrika ve Asya’daki eski sömürgeler peşpeşe bağımsızlıklarını kazanıyor, bu ülkelerdeki ulusal kurtuluşçu hareketlerin önemli bir kısmı kendilerini “sosyalist” olarak tanımlıyordu.

            Çin’de Lin Biao gibileri bu gelişmelere bakarak çağın artık değişmiş olduğunu, içine girdiğimiz çağın “Kapitalizmin toptan çöküşe, sosyalizmin ise toptan zafere ilerlediği çağ” olduğunu ileri sürüyorlardı.

            Ama yanıldılar. Bir yandan bir kısım Sosyalist ülkedeki yozlaşma ve kapitalizme geri dönüş, diğer yandan Vietnam yenilgisinin ardından toparlanarak saldırıya geçen ABD emperyalizminin başını çektiği neo-liberalizm dalgası sonucu Sovyetler Birliği çöktü. ABD zaferini ilan etti.

            Francis Fukuyama gibi neoliberal teorisyenler tarihin sonunun geldiğini iddia ettiler. Kapitalizmin serbest piyasa sitemi, insanlığın ulaşabileceği en son sistemdi bunlara göre. Artık gidilecek başka bir merhale kalmamıştı.

            Çok geçmedi. Fukuyama 10 yıl sonra özeleştiri yaptı, yanıldığını açıkladı.

 

 

Yeni dönem

            Ama şimdi dünyamız yeni bir döneme adım atmaktadır. Bütün veriler bunu gösteriyor.

Neoliberal gericilik dalgasının ardından 1995 yılında Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kuruluşu, Batı emperyalizminin inisiyatifi dışında yeni bir dünyanın şekillenmekte olduğunun belki de ilk işaretiydi.

Türkiye’de Bölge ülkeleriyle işbirliğinin kapılarını aralayan 28 Şubat süreci, Rusya’da Putin’in iktidara gelmesiyle başlayan toparlanma, Venezuela’da Chavez’in iktidara gelmesi,  2000’lerle birlikte son yirmi yıldır etkisiz bir konumda olan bölgesel birliklerin yeniden canlanmaya başlaması vb. vb. yeni bir döneme adım attığımızın ilk işaretleri oldu.

            Kapitalizmin 2008 Dünya krizi, ABD’nin Irak ve Afganistan’da askeri başarısızlıkları, 2011 yılındaki Arap Baharı ile yaptığı hamlenin altında kalması, Irak ve Kuzey Suriye’de IŞİD kullanılarak ve PKK eliyle hayata geçirilmeye çalışılan İkinci İsrail projesinin bölge ülkelerinin işbirliği ile bozguna uğratılması, Astana süreci ile 200 yılın ardından ilk defa, bölge ülkelerinin emperyalist güçleri dışlayarak bölgesel sorunların çözümünde inisiyatif almaları ve nihayet 2014 yılında Çin’in ekonomik büyüklük olarak (satın alma gücüne göre) ABD’yi geçmesi, artık yeni dönemin içinde olduğumuzu gösterdi.

            Kapitalizmin serbest piyasa sitemi çöküyor. Emperyalist hegemonyacılığın karşısında, alt edemeyeceği ayağa kalkmıştır. Gelişmekte olan dünya tarih sahnesindedir. Şimdi Bölgesel Birlikler dönemindeyiz ve bütün insanlık bu dönemde tarihi bir tercih ile karşı karşıyadır.

 

Tarihi kavşak

            2020 yılında başlayan korona salgınına ve devam eden ekonomik krize karşı kapitalist dünyanın sergilediği performans, bütün dünyayı şimdi bir tarihi tercih ile karşı karşıya bırakmıştır.

            Korona salgını 2019 yılının sonunda Çin’de ortaya çıktı. Çin, bir ay içinde nasıl bir tehditile karşı karşıya olduğunu anladı. Ülke çapında aldığı tedbirler ve bir milyar 400 milyonluk nüfusunu adeta tek bir kişi gibi harekete geçirerek ve kendilerinin ifadesiyle “hayatı durdurarak” salgını iki ay içinde kontrol altına aldı, üç ayın sonunda ölüm vakalarını sıfırladı. İlk çeyrekte yaşanan daralmanın ardından ekonomisini hızla yeniden harekete geçirdi ve 2020 yılını, büyük ekonomiler içinde büyüyerek kapatan tek ülke oldu.

            Vietnam ve Küba gibi sosyalist ülkelerde, salgın ile mücadelede başarılı pratikler ortaya koydular.

            Batılı kapitalist ülkeler ise aradan bir yıl geçmesine rağmen hala salgını olanca şiddeti ile yaşamaya devam ediyorlar. ABD’de günlük ölüm vakaları 5 binin üzerinde. Bütün kapitalist ekonomiler ciddi oranlarda daraldı.

            Çin, Corona’ya karşı ürettiği aşıları dünyanın dört bir yanına göndermeye başladı. Salgından etkilenen ülkelerin borçlarını ertelemesi, aşı göndermede bu ülkelere kolaylıklar tanıması ve Kırgızistan gibi kimi ülkelere ise bedava aşı yollaması, bütün insanlığı ilgilendiren bir konuda,ortak yarar için harekete geçme kabiliyetine sahip olduğunu gösterdi.

            Elbette bu performansı mümkün kılan, ülkede hakim olan Sosyalist sistemdir.

            İnsanlık, küresel ısınma, çölleşme, kitlesel göçler, etnik ve dinsel parçalanma ve çatışmalar gibi bütün milletlerin bölgesel düzeyde ve dünya ölçeğinde birlikte hareket ederek çözebileceği sorunlarla karşı karşıya. Kapitalizm, bu tür sorunları çözmek bir yana tam tersine başlıca nedeni oldu. Öte yandan Çin ve diğer Sosyalist ülkelerin varlığı ve eylemleri, bütün bu sorunların nasıl çözülebileceğini de gösteriyor.

            İçine girdiğimiz Bölgesel Birlikler Çağı’nda milli devletlerin komşularıyla güçlerini birleştirmeleri, kapitalizmin çözümsüzlüğüne alternatif olarak sosyalist ülkeler başta olmak üzere bütün milli devletlerin karşılıklı yarar temelinde işbirliğini geliştirmeleri yeni bir dünyanın kapısını aralayacaktır.

  1. yüzyılın başında, kapitalizm ile ilgili olarak yapılan “çürüyen” tanımlaması, bir tarihsel dönemin tümü gözönüne alarak yapılmıştı. Yaşlılık insan hayatında ölümden önceki dönemi ifade etmek için kullanılır. Bu yaşlanan insanın hemen öleceği anlamına gelmez. Ama dönemin sonuna doğru kişiyi hayata bağlayan unsurlar birere birer devreden çıkar.

            Benzer bir durumun şimdi bir sosyo-ekonomik sistem olarak kapitalizm için geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

            Sosyalist ülkelerin önlenemez yükselişi ve Bölgesel Birliklerin emperyalist sömürü ve hegemonyaya başarıyla karşı koyabilen güç merkezleri olarak ortaya çıkışları, yeni bir dünyaya adım attığımızı gösteriyor.

            Bu dönemin, insanlığın tarih içindeki yürüyüşünde  “yeni bir çağ” olup olmadığını önümüzdeki yılların gelişmeleriyle göreceğiz.

Türkiye, Yargıtay Başsavcılığının açıkladığı iddianameyle birlikte şimdi HDP’yi

kapatmayı konuşuyor. Önce, bundan tam bir buçuk yıl önce 20 Ağustos 2019’da, bu konuda

neler yazdığımıza bakalım:

 

“Demokrasi ile ‘ahmaklık’ arasındaki kalın çizgi

“Dünyanın hiçbir ülkesi, elde silah kendisine karşı savaşan bir örgüte “demokrasi”

adına yasal olanaklardan yararlanma hakkı tanımaz. Kritik bir bölgesindeki en önemli yerel

yönetimleri, “Seçimde buraları kazandın, bunları da sen yönet” demez!

“Gene dünyanın hiçbir ülkesi, sırtını emperyalist ülkelere ve Siyonist İsrail’e

dayayarak kendisine karşı savaşan bir terör örgütüne Parlamento koltukları ihsan etmez.

Devlet hazinesinden her yıl milyonlarca lirayı kendisine karşı savaşan örgüte aktarmaz.

“PKK, sırtını ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonistlerine dayayarak Türkiye’ye

karşı silahlı bir savaş yürütmektedir. Ama öte yandan son otuz yıldır aynı PKK’nın bazı ara

dönemler hariç TBMM’de milletvekilleri vardır. Doğu ve Güneydoğu’da yerel yönetimlerin

önemli bir kısmını elde bulundurmaktadır. Meclis’te temsil edildiği için uzun yıllardır her yıl

düzenli olarak Hazine’den milyonlarca lira yardım almaktadır.

İşte bu durumun dünyada örneği yoktur.

Herri Batasuna örneği

“ETA (Bask Yurdu ve Özgürlük) örgütü, İspanya’daki Bask bölgesinin bağımsızlığını

gerçekleştirmek amacıyla 1959 yılında kuruldu. 1968 yılından itibaren silahlı eylemlere de

 

başvurdu. 1978 yılında Herri Batasuna adıyla yasal partisini kurdu. Ve ondan sonra hem yerel

parlamento hem de genel seçimlere katıldı. 1998 seçimlerinde, Bask bölgesindeki seçmenin

yaklaşık yüzde 10’unun oyunu alarak İspanyol Parlamentosunda da temsil edildi.

“İspanya Parlamentosu, 2002 yılında terör örgütleri ile arasına sınır koymayan, terör

eylemlerine tavır almayan partilerin kapatılmasını öngören bir yasa çıkardı. Bu yasaya

dayanarak İspanya Anayasa Mahkemesi, Herri Batasuna’yı 2003 yılında kapattı. Batasuna, bu

kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götürdü. AİHM, Temmuz 2009’da verdiği kararla

İspanya Anayasa Mahkemesini haklı buldu.

“İspanya Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararı verirken dayandığı gerekçeleri

arasında, Herri Batasuna yöneticilerinin ETA eylemlerini kınamamaları ve ETA eylemlerine

katıldığı için yargılanan kimi isimleri milletvekilliğine aday göstermesi vb. vardı.

“Bu arada AİHM’nin Herri Batasuna hakkında verdiği kararı onaylamasından iki ay

sonra ETA’nın ateşkes ilan ettiğini, iki yıl sonra ise 2011 yılında silahlı mücadeleyi tamamen

bıraktığını açıkladığını da belirtelim.

“Kurulduğundan silahlı mücadeleyi tamamen bıraktığı 2011 yılına kadar geçen 43 yıl

içinde ETA eylemlerinde toplam olarak 829 kişi hayatını kaybetti.

 

Gelelim PKK ve HDP’ye

“Dünyada, PKK dışında bir yandan “silahlı mücadele” verirken bir yandan da yasal

Parti olanağından yararlanan tek örnek, ETA ve Herri Batasuna’dır. Bu örneğin de nasıl

sonuçlandığını anlatmış olduk.

“Kaldı ki PKK ile ETA (Herri Batasuna) birbirleriyle kıyaslanamaz. PKK

eylemlerinde bugüne kadar hayatını kaybeden insan sayısı 60 binin üzerindedir. ETA’nın bir

başka devletin aracı olarak İspanya’ya karşı savaşması gibi bir durum söz konusu değilken,

PKK en başından beri sırtını bir yerlere dayayarak Türkiye’ye karşı eylemlere girişmiştir.

Bugün ABD ile olan ilişkisi ise Fırat’ın doğusundaki 15 ABD askeri üssü, son üç yıl içinde bu

devlet tarafından verilen 30 bin TIR ağır silah, ABD Senatosu tarafından onaylanan 2019 yılı

içinde verilecek 600 milyon dolar para ve her ay ABD’den düzenli olarak maaş alan binlerce

 

PKK’lı “eleman” vb. (Amerikalı yetkililer, 2019 yılı sonunda toplam olarak 30 bin kişiye

maaş verilmesinin hedeflendiği açıklamışlardı) gibi verilerle kanıtlıdır.

“Yani PKK, ETA’nın İspanya için ifade ettiği güvenlik sorunu ile kıyaslanmayacak

boyutta Türkiye için bir “güvenlik sorunudur.”

“Üstelik HDP ile PKK arasındaki ilişki, Herri Batasuna için söz konusu edilen

kanıtlarla kıyaslanmayacak ölçüde fazla ve alenidir. HDP yöneticileri en yetkili ağızlardan

PKK ile olan ilişkilerini “açılım” yıllarının verdiği cesaretle defalarca olanca açıklığı ile

beyan etmişlerdir.

“Gerek PKK ile yaşanan “Hendek Savaşları”nın ardından HDP’den alınarak Kayyuma

devredilen HDP Belediyeleri olayını, gerekse son olarak HDP’den alınarak kayyuma

devredilen Diyarbakır, Mardin, Van belediyeleri gelişmesini, işte bu çerçeve içinde

değerlendirmek gerekiyor.

“Üstelik Türkiye şimdi PKK ile olan savaşında (gerçekte ABD ile olan savaşında) son

derece önemli bir aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Bir yandan Irak’ın kuzeyinde PKK’ya karşı

harekât, kara ve hava kuvvetleriyle bütün şiddeti ile sürmekte, diğer yandan Türkiye’nin

Fırat’ın doğusuna yaptığı yığınak devam etmektedir.

…..”

Son birkaç söz:

Şimdi kapatma davası tartışmaları ile birlikte sıkça dillendirilen bazı itirazlar üzerinde

de kısaca durmakta yarar vardır.

“Parti kapatmak çare değildir.” Bu gerekçeyi geçtiğimiz yıllar içinde en çok

dillendiren AKP oldu. Çünkü kendisi Cumhuriyet karşıtı eylemlerin odağı olmasından dolayı

kapatılma tehdidi altındaydı. Öyle olduğu içindir ki yaptığı Anayasa değişiklikleri ile Parti

kapatmayı adeta olanaksız hale getirdi.

Öte yandan kendini korumayan bir “devlet”, bir “sistem”, bir “demokrasi”

düşünülemez.

“Kapatma HDP’yi daha da güçlendirecektir.” Eğer bu iddia doğru olsaydı,

sosyalistlerin şimdiye kadar çoktan iktidar olması lazımdı. Çok partili hayata geçilen 1945

 

yılından sonraki dönemde bu ülkede en çok Sosyalist Partiler kapatıldı. Ama kapatmalar,

kitlelerin Sosyalist Partilere yönelmesine değil, tam tersine uzak durmasına yol açtı.

“Kürt yurttaşların kendilerini ifade etmelerine engel olunuyor!” En büyük

çarpıtma burada yapılıyor. 1991 yılına kadar Türkiye’de Kürt yurttaşların kendilerini ifade

etmeleri sorunu vardı. Kürtçe dil yasağı, sorunun konuşulmasının önündeki engeller vb.

devletten kaynaklanıyordu. Ama 1990’larla birlikte Kürt sorunu demokratik haklar yönünden

esas olarak çözüldü.

Ama bugün “Kürt sorunu”, emperyalist devletlerin planlarında roller üstlenen

PKK’nın, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı terör faaliyetlerine devam etmesi şeklinde

sürmektedir. Kürt yurttaşlarımızın demokratik haklarını kullanmalarının önündeki en büyük

engel PKK’nın silahlı varlığıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de, varlığına yönelen emperyalist tehdide karşı kendini

savunması, her türlü “hak”kın üzerindedir.

 

 

            15 Mart 2021 günü, Türkiye’nin Suriye politikasıyla ilgili iki önemli gelişme yaşandı. Birinci olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye politikasını özetleyen yazısı Bloomberg’de yayınlandı.

            İkinci olarak şu anda Türkiye’nin kontrolünde olan Halep’e bağlı Azez ilçesinde,  iç savaşın başlangıcının 10. Yıldönümünde Müslüman Kardeşlerin örgütlediği ve savaşın sorumlusu olarak Devlet Başkanı Esad’ı gösteren bir miting gerçekleştirildi. Elbette bu mitingin Türkiye’nin onayı ve yönlendirmesi ise yapılmış olduğunu söylemeye gerek yok.

 

Cumhurbaşkanı ne yazdı?

            Sayın Erdoğan’ın Bloomberg’deki yazısında neler söylediğine bakalım önce:

  1. Suriye’deki savaşın sorumlusu Beşar Esad’dır. “Suriye krizinin onuncu

yıldönümünde,sadece demokrasi, özgürlük ve insan haklarını talep ettikleri için yüzbinlerce insanın öldürüldüğünü ve işkenceye maruz bırakıldığını, milyonların ise yerlerinden edildiğini hatırlamalıyız. Esad rejiminin ve destekçilerinin bu meşru talepleri yok etme girişimi, terör ve düzensiz göç gibi korkunç sonuçları beraberinde getirmiştir.”

  1. Türkiye 10 yıldır Suriye’de doğru hareket etmiştir. “Gururla söylüyorum ki,

Türkiye’nin pozisyonu, Suriye iç savaşının başlangıcından itibaren hiç değişmemiştir.”

  1. PKK’dan söz ederken bile baş düşman Esad: “Batı’nın öncelikle güvenli

bölgelere saldıranve eli kanlı rejime payanda olan YPG’ye karşı net bir tavır takınması gerekmektedir.”

  1. Suriye’de çözümün adresi, Türkiye’nin denetimindeki “güvenli

bölgeler”: “Türkiye’nin, yerel unsurlarla birlikte oluşturduğu güvenli bölgeler(de)… kolluk kuvvetleri oluşturmak ve eğitmek, elektrik ve su gibi alt yapı unsurlarını iyileştirmek, okullar ve hastaneleri yeniden açmak gibi temel projeleri hayata geçirdik.”

  1. Sorunun nedeni olan ve hala devam etmesinin en büyük müsebbibi ABD

emperyalizminden çözüme katkı bekleniyor. “Biden yönetimi kampanya döneminde verdiği sözleri tutarak, Suriye’deki trajediyi sonlandırmak ve demokrasiyi müdafaa etmek için bizimle birlikte çalışmalıdır.”

            Batı’dan somut olarak beklentiler ise “YPG’ye karşı net tavır takınılmalı, Türkiye’nin sırtındaki mülteci yükü paylaşılmalı ve güvenli bölgelere yatırım yapılmalı” olarak belirtilmiş.

  1. Astana süreci, Rusya İran yok.Suriye’nin son on yılının anlatıldığı yazıda

Türkiye’nin son beş yıldırbirlikte hareket ettiği Rusya ve İran’danve bu sayede önemli başarılar elde ettiği Astana sürecinden tek cümle ile söz edilmemiş.

 

Gerçekte neler oldu?

            10 yılın sonrasında yapılan bu değerlendirme tek kelime ile vahimdir. Olup bitenlerden gerekli derslerin çıkarılmadığını göstermektedir.

            Gerçekte neler yaşandığını kısaca hatırlayalım:

  • ABD, Büyük Ortadoğu Projesi uyarınca, Fas’tan Orta Asya’ya kadar 24 ülkenin

rejimlerini ve sınırlarını değiştirme planının gereği olarak 2011 yılında dünyanın 80 ülkesinden 84 bin teröristi başta Türkiye olmak üzere komşuları üzerinden Suriye’ye sokarak iç savaşı başlattı.  Daha Türkiye’ye tek bir göçmen gelmemişken zamanın Hükümeti, Hatay’da Suriye sınırında Mülteci kampları inşa etmeye başladı. Nitekim 2011 yılı sonuna kadar inşa edilen kamplar esas olarak boş kaldı.

  • 2012 yılında ABD’nin yönlendirmesi ile YPG’nin kuruluşu gerçekleşti. ÖSO ve

YPG Şam rejimine karşı birlikte hareket etmek üzere anlaştılar.

  • Terör eylemleri 2013 yılında yoğunlaştı. Türkiye, terör eylemlerini yapan örgütlere

her türlü desteği verdi. 2013 Ağustosunda zamanın Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu “aylar değil, haftalar içinde Şam’ın düşeceğini” , Tayyip Erdoğan ise “Bayram namazını inşallah Emeviye Camiinde kılacaklarını”  söyledi.

            Ama iç savaşta dengeler, en başta Suriye Hükümetinin ve halkının kararlı direnişi, 2013 yılında Hizbullah örgütü ve İran’ın, 2014 yılında ise Rusya’nın dahil olması ile birlikte değişti.

  • 2014 yılı birlikte ABD; önce IŞİD’ı sahaya sürerek ve yapılan vahşeti adeta canlı

yayınlarla bütün dünyaya izleterek“bütün insanlığı tehdit eden İslamcı teröristler” propagandasına girişti. Ardından aynı propaganda mekanizması, IŞİD vahşetine karşı bütün insanlık için savaşan “laik kürtler” olarak PKK, PYD ve Barzani için işlemeye başladı. Amaç, IŞİD’e karşı mücadele adı altında Kuzey Irak’tan Akdeniz’e uzanacak bir terör koridorunu bütün dünyaya kabul ettirmekti. Eşzamanlı olarak 2015 yılında PKK, Türkiye’nin içinde de harekete geçirildi.

  • Bu gelişmeler üzerine Türkiye, “uyandı”. “Kürt açılımı” sona erdirildi ve PKK’ya

karşı harekete geçildi. 2015 yılı sonunda yaşanan uçak krizinin ardından Türkiye, Rusya’dan özür diledi. Fırat Kalkanı operasyonu bu gelişmelerin ardından gerçekleşti. ABD ve İsrail’in terör koridoru planı bozuldu.

  • Astana süreci ile birlikte Türkiye’nin; Rusya ve İran ve dolaylı olarak da Suriye

Hükümetiile işbirliği yapması sonucu IŞİD terörü esas olarak bitirildi. Ülkenin yüzde 70’inde hükümetin kontrolü sağlandı.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen yıl Şubat ayında “muhalefetin son kalesi

İdlip’demüdahale ederek yeni bir göç dalgasını önledik” dediği olay, AKP Hükümeti’nin, Astana inisiyatifi dışında Batı’dan bir takım beklentilerle Suriye’nin meşru Hükümeti’ne yönelik bir hamlesiydi. Hatırlanacağı üzere “operasyon”, 34 askerimizin şehit olması ve Erdoğan’ın Moskova’ya gidip Putin’le yaptığı görüşmeyle son buldu.

            Kısacası son on yılda Suriye’de bunlar yaşandı. Toplam olarak bakıldığında ise bütün bu süre içinde değişmeyen tek şeyin, AKP iktidarının ihvan kardeşliği dolaysıyla vazgeçmediği “Zalim Esed” söylemi olduğunu görüyoruz.

            Bu da İktidarın Suriye politikasındaki temel yanlışıdır. Bu yanlış bugüne kadar Türkiye’ye büyük bedeller ödetti. Yanlış da ısrar ise hiç şüphesiz, Fırat’ın doğusunda PKK’ya bir devlet kurdurmak dahil yeni faturalar da çıkaracaktır.

 

Türkiye ne yapmalı?

  1. Şam’a derhal büyükelçi gönderilerek 10 yıllık hatadan bir an önce dönülmelidir.
  2. Batı’dan çözüme katkı beklemek, sorunun ağırlaşarak devam etmesinden başka bir

anlama gelmez. Tam tersine Türkiye’nin gerçek dostlarında güvensizliğe neden olacaktır.

  1. Fırat’ın batısında Türkiye denetiminde İhvan bölgeleri yaratmak politikası derhal

terk edilmeli ve Şam Hükümetinin buralarda tam kontrolünün gerçekleştirilmesine yardımcı olunmalıdır.

  1. Rusya, İran ve Irak’la koordinasyon halinde ve Şam ile işbirliği yaparak Fırat’ın

doğusundaki ABD – PKK varlığı sona erdirilmelidir.

 

                                                                                                    

            İçişleri Bakanı sayın Süleyman Soylu 9 Mart günü yaptığı açıklamada operasyonlarda ele geçirilen bir belgeden hareketle PKK’nın iç yazışma dilinin Türkçe olduğunu söyleyerek şöyle konuştu:

            “El yazısıyla sayfalarca yazmışlar. Hepsinin cümleleri gayet düzgün, ifadeleri net, sayfalarca yazıda neredeyse tek bir karalama yok.”

            Sayın Soylu’nun da ifade ettiği üzere bu durum, bilinmeyen bir şey değil. Biz de 2012 yılında Kaynak Yayınlarından çıkan “Kürtçe Eğitim Sorunu” kitabımızda bu konuyu geniş olarak işlemiştik.

            Evet, PKK’nın dili Kürtçe değil, Türkçedir ve bu durum başlı başına, üzerinde önemle durulması gereken bir gerçekliktir.

 

Örgütün dilinin Türkçe olması neyin kanıtı?

            Mustafa Kemal, 1920’lerde Türk Milleti tarifini, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” şeklinde yaparken, bir milletin tarih sahnesine çıkışında siyasi eylemin rolüne vurgu yapıyordu.

            Ama aradan geçen yüzyılın ardından bir topluluğun “millet” haline gelmesindeki en önemli unsurlardan biri olan dil birliğinin, bütün Kürt yurttaşlarımız açısından da bugün artık çok güçlü bir şekilde var olduğunu görüyoruz.

            PKK’nın iç yazışmaları bunun çarpıcı bir kanıtıdır.

            PKK bilindiği üzere Kürt milliyetçisi bir örgüttür. Etnik temelli bir örgütlenmedir ve hedefi, bir “Kürt devleti”nin kuruluşunu gerçekleştirmektir.

            Bu durumdaki bir örgütün en azından örgüt içi yazışmalarda Kürtçeyi kullanması gerekmez mi?

            Çeşitli operasyonlara ele geçirilen, mahkeme dosyalarına giren ve bizim de “Kürtçe Eğitim Sorunu” kitabımızda çok sayıda örnekle ele aldığımız belgelere göre:

            PKK’nın iç yazışmaları Türkçedir. Askeri, siyasi ve örgütsel konularda yazılan bütün raporlar Kürtçe değil, Türkçe olarak yazılmıştır.

            Yayın organlarında kullanılan dil de Türkçe’dir.

            Kongrelerinde Türkçe konuşulur, raporlar Türkçe yazılır.

            Örgüt içi eğitimler de Türkçe yapılır.

            Örgütün kendi içinde yaptığı yargılamalarda da dil Türkçedir. Tutanaklar Türkçe tutulmuştur, mahkeme kararları Türkçe yazılmıştır.

            Militanların ele geçen mektupları ve hatıra defterlerinde kullanılan dil de Türkçedir.

            Hatta çok çarpıcıdır, Suriye, İran veya Irak Kürtlerinden örgüte katılan militanlar bile bir müddet sonra Türkçe öğrenmek durumunda kalmıştır.

            Bu veriler son derece öğreticidir ve Kürt milliyetçiliğinin Kürtleri, Türklerden koparma hayallerinin beyhude olduğunu göstermeye yeterlidir.

 

Eğitim Sen’in araştırması

            “Kürtçe Eğitim Sorunu” kitabımızda Eğitim Sen’in 2010 yılında Güneydoğu illerimizde Kürtçenin ne ölçüde kullanıldığı ve Kürtçe kullanımının kuşaklar boyunca nasıl bir seyir izlediğine dair araştırma sonuçlarına da yer vermiştik.

            Bu araştırmaya göre Kürtçe, her bir yeni kuşakta öncekine göre günlük hayatta yerini Türkçeye daha fazla bırakmaktadır.

            Üstelik bu değişim, Kürt milliyetçiliğinin yükselişe geçtiği son 40 yıl boyunca da devam etmiştir.

            Eğitim Sen araştırması, üç kuşak boyunca günlük hayatta Kürtçenin hangi oranda kullanıldığına ilişkin verilerden hareket etmekte ve Kürtçe üzerindeki yasakların kalkmış olduğu son kuşak döneminde de Türkçe kullanımının daha da yaygınlaştığı gösterilmektedir.

            Neden böyledir?

            Çünkü Türkler ve Kürtler, emperyalizme karşı birlikte savaşıp Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurma eylemiyle tek bir millet olma yolunda büyük bir adım attılar. Ardından Ortaçağ kalıntılarının tasfiyesi yolunda gerçekleştirilen Cumhuriyet Devrimi tek bir millet olmayı pekiştirdi.

            Ve bin yıllık tarihten gelen ortak yaşantıya ek olarak bu iki büyük tarihsel eylemin sonucunda Türkçe, Kürtlerin de dili oldu.

            Son yüzyıl içinde Türkiye’de eğitim dili, bilim dili, siyaset dili ve piyasa dilinin Türkçe olması, bütün yurttaşları etnik köken farkı etmeksizin ortak bir dil etrafında giderek daha güçlü bir şekilde birleştirdi.

            Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan Kürt vatandaşların ezici çoğunluğu Kürtçe’den daha iyi Türkçe konuşur.

            İşte PKK gibi “Kürtlük davası” adına ortaya çıkan bir örgütün bile aradan geçen bu kadar yıldan sonra bile kendi iç yazışmalarında Türkçe kullanmaya devam etmesinin nedeni budur.

 

Ortak dil ile büyük birliğe

            Olaya daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise şunlar söylenebilir: İnsanlık Ortaçağ’ın feodal yapılanmalarını,  milli devletlerin ortaya çıkışı ile geride bıraktı. 18 ve 19. yüzyıllar milli devletlerin ortaya çıkış dönemidir. Ve bu süreç esas olarak Avrupa’da yaşandı. Avrupa’daki milli devletler, genellikle aynı etnik kökenden gelen halklar tarafından kuruldular.

            Ama 20. yüzyılda sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadele sonunda ortaya çıkan milli devletler Avrupa’daki gibi olmadı.

            Özellikle Asya ve Afrika’da Çin, Türkiye, İran, Afganistan ve Fas dışında kalan eski sömürge ülkelerin sınırları, yeni kurulan milli devletlerin de sınırları oldu. Bu milli devletlerde genellikle çok sayıda etnik topluluk yaşıyordu.

            Türkiye Cumhuriyeti örneğinde olduğu gibi emperyalizm ve sömürgeciliğe karşı mücadele eylemi, bu topraklarda milletlerin ortaya çıkışında belirleyici oldu.

            Son 40 yıl içinde tanık olduğumuz emperyalizmin yeni neo liberal saldırı döneminde, gelişmekte olan dünyadaki milli devletler, etnik ve dinsel farklılıklar kullanılarak parçalanmak istendi. Bu çabalar yer yer başarılı oldu.

            Ama bu dönem de artık geride kalıyor. Emperyalizme dayanarak etnik temelli devletler kurma dönemi bitiyor. İnsanlık şimdi bütün dünyada milli devletlerin, gönüllülük temelinde inşa ettiği büyük bölgesel birliklere doğru gidiyor.

            Bölgesel birliklerde, geniş halk kitlelerinin birbirleriyle daha iyi anlaştıkları dillere yönelmeleri doğal olandır. Tarihsel olarak içinde bulunduğumuz konjonktür, ancak ayrılığın ve bölünmenin hayat verebileceği dillere değil, birliğin ve büyümenin diline veya dillerine şans vermektedir.

            Elbette bu büyük birlik içinde kültürel zenginliğin birer unsuru olarak bütün diller ve kültürler de kendini ifade olanaklarına sahip olacak ve toplam zenginliğin oluşumuna katkıda bulunacaklardır.

ABD yıllardır bağıra bağıra Türkiye’yi düşman ülke olarak gördüğünü her vesileyle ilan edip duruyor.

            Dört bir yandan Türkiye’yi kuşatıyor ve bir savaşa hazırlandığının sinyallerini sürekli olarak veriyor. Böyle bir savaşı gerçekten göze alıp almayacağı bir yana, yapılan hazırlıklara bakmak ve emperyalist saldırganlığa karşı gereken tedbirleri almak gerektiği açıktır.

            Son üç yıl içinde Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve İsrail’le birlikte gerçekleştirilen ve Türkiye’yi hedef alan “Nemesis”, “Noble Dina” gibi tatbikatları bir yana bırakalım. Son altı ay içinde Batı Trakya’da ABD ile Yunanistan’ın birlikte gerçekleştirdikleri iki askeri tatbikat yeterince uyarıcı değil mi?

            Sınırımızın hemen dibindeki ilk tatbikat 14 – 18 Eylül 2020 tarihlerinde gerçekleşti. İkinci tatbikatın hazırlıkları Şubat ayı sonunda başladı. Aralarında Apaçi saldırı helikopterinin de olduğu 150 ABD savaş helikopteri, 1500 kadar zırhlı araçla birlikte sınırımızdan 20 km uzaklıktaki Dedeağaç’ta bulunan askeri üsse geldi. “Defender Europe 2021” (Avrupa savunması 2021) adı verilen tatbikatın kime karşı yapıldığı belli.

            Avrupa’yı Türkiye’ye karşı savunacaklarmış(!)

            Daha önemlisi aynı günlerde Yunanistan basınında yer alan, ABD’nin Yunanistan’dan 20’den fazla askeri üs istediği yolundaki haberlerdir. Girit adası ve Dedeağaç’ta bulunan üslere ek olarak ABD’nin gerek Yunan anakarasında gerekse adalardan istediği yerde üs edinmesine yönelik talebi önemlidir. Doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir.

 

Bölgesel kuşatma

            Sadece Yunanistan değil, İran ve Rusya hariç Türkiye’nin bütün diğer komşularında, ABD’nin son yıllarda kurduğu askeri üslere bakmak bile Türkiye’ye yönelen tehdidin boyutunu anlamaya yeter.

            Suriye’deki ABD askeri varlığı biliniyor. Barış Pınarı Harekatı öncesinde ABD’nin Fırat’ın doğusunda toplam 18 kadar askeri üssü vardı. Harekat başlayınca apar topar bunlardan sekizi boşaltıldı. Ardından Türk Ordusunun harekatı durdurması üzerine ABD, boşalttığı üslerden altısına geri döndü. Ve bugün, bölgedeki 12 askeri üssü ile PKK’ya koruma sağlıyor.

            Ama daha önemlisi ABD’nin şimdi Cizre’nin hemen bitişiğindeki AynDivar köyünde inşa etmeye başladığı askeri üstür. Bu üs, kime karşı inşa ediliyor dersiniz?

            Irak’ta ise toplam dokuz üssü bulunuyor. Bunlardan Erbil’deki El Harir, Kerkük’teki K1 ve Musul’daki üsler doğrudan Türkiye ile ilişkili. Daha da önemlisi 3 Mart tarihli Irak gazeteleri, ABD’nin Duhok’ta Türkiye sınırına yakın bir yerde yeni bir askeri üs inşa etmeye başladığını yazdılar.

            Bulgaristan’da yaklaşık 3000 Amerikan askeri bulunuyor ve bu askerler Bezmer, Grafİgnatievo ve Novoselo askeri üslerine yerleşmiş durumda. ABD, ayrıca Burgaz limanı yakınlarında bulunan boşaltma ve depolama tesislerinden de yararlanıyor.

            Romanya’da hali hazırda 1000 ABD askeri var ve Deveselu’da bulunan Avrupa’nın en önemli füze savunma sisteminin bulunduğu üste konuşlanmış durumdalar.

            Bu ülkelerin yanısıra ABD’nin Ukrayna başta olmak üzere Gürcistan ve Ermenistan’a askeri alanda ilişkilerini geliştirmek istediği ve bu doğrultudaki çeşitli girişimlerine yönelik haberler basında sık sık yer alıyor.

            Kısacası ABD bütün komşularımıza, Türkiye’yi çepeçevre kuşatacak şekilde askeri yığınak yapıyor. Elbette Türkiye’nin yanısıra Rusya da bu askeri yığınağın hedefidir. Açıklığa kavuşturulması gereken; birinci olarak ABD’yi bu yığınağı yapmaya neyin mecbur ettiği ve ikinci olarak ise Türkiye’nin kendisine yönelen bu açık tehdit karşısında gereken tedbirleri alıp almadığıdır.

 

ABD’nin hamleleri

            Öncelikle bu kuşatmanın nedeni üzerinde durmak gerekiyor:

ABD bugün, kendisine yönelen tehdidin birinci sırasına Çin’i, ikinci sırasına ise Rusya’yı koymuştur. Ama Rusya’dan gelen tehdidi önlemede en önemli adım olarak, deyim yerindeyse “Türkiye’yi elde tutmak” olarak belirlemiş durumda.CSIS’in (Vaşington merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi) yayınlanan son raporunda bu gerçek, oldukça yalın bir şekilde ortaya konuluyor.

            ABD bu amaçla birbiriyle ilişkili dört tedbiri aynı anda uyguluyor.

  1. Dört bir yandan yapılan askeri yığınakla Türkiye’ye, gerektiğinde “Savaş sopası”nı

göstereceğini söylüyor.

  1. Yunanistan’ kışkırtarak Türkiye’yi bölgesel bir savaşa zorluyor. Böylece hem kriz

içindeki ekonomi daha da kötüleşecek, hem de AB ile karşı karşıya gelinecek.

  1. Türkiye’de, Irak’ın kuzeyinde ve Suriye’de Fırat’ın doğusunda “Sahadaki kara

gücü” olarak PKK’yı kullanmaya devam ediyor.

  1. Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Suriye’de ABD planları ile uyumlu hareket etmeyen,

PKK ve FETÖ terör örgütlerinin üzerine giden AKP iktidarı yerine bütün bu konularda kendisiyle uyumlu bir iktidarı Türkiye’de işbaşına getirmeye çalışıyor.

 

Tutarlı milli savunma politikası

            Bütün bu tespitlerimiz ve söylediklerimiz Türkiye’yi yönetenler tarafından görülmüyor değil. Nitekim, oldukça da sık bir şekilde yetkili ağızlardan ABD’nin düşmanca faaliyetlerinin dile getirildiğini duyuyoruz.

            Peki, Türkiye’nin savunma politikası bu tehdidin ciddiyetine uygun mu?

            Türkiye, 2017 ve 2019 yıllarında Karadeniz’de ABD ile birlikte NATO tatbikatları yaptı. 2021 yılının tatbikatı için ABD donanması şu anda Karadeniz’de. Türkiye de, yapılacak tatbikata katılacağını açıkladı.

Kısacası Türkiye düşmanıyla birlikte, düşmanının hedef aldığı komşusuna karşı tatbikat yapıyor?

            Türkiye, aynı şekilde Kırım ve Ukrayna’da da, Rusya’nın karşısında ABD’nin yanında duruyor. Yani Türkiye, ABD’nin savaş tehdidine karşı yanında duracak en önemli ülkeye karşı akıl almaz yanlışlar yapıyor ve aslında baltayı kendi ayağına vuruyor.

            ABD Suriye’de,bütün gücüyle PKK’nın arkasında. Üç günde bir Kuzey Irak’taki üslerinden yüzlerce tır Suriye’ye geçiyor, PKK’ya düzenli bir ordu inşası için ihtiyacı olan her türlü mühimmatı taşıyor ve her ay onbinlerce militana maaş ödüyor. Türkiye ise hala Şam ile el sıkışmıyor ve Ankara’da birileri, Suriye topraklarında kendilerine bağlı bir İhvan devletçiğini inşa peşinde.

            Bir hafta önce, PKK’nın elinde bulunan bölgeden çıkarılan petrolün işlendiğiÖSO kontrolündeki alanda bulunanderme çatma rafinerilere Suriye devletinin yaptığı saldırı yeterince uyarıcıdır.Ortak tehdide karşı Şam ile birlikte hareket etmeme inadı, Türkiye’yi Suriye ile karşı karşıya getiriyor.

            Kısacası Suriye’de de Türkiye baltayı kendi ayağına vurmaya devam ediyor.

            Aynı durum Mısır’la ilişkiler için de geçerli. İhvan kardeşliği bugüne kadar Türkiye’nin Mısır’la Doğu Akdeniz’deki yetki alanları konusunda anlaşmasını engelledi. Mısır’dan son günlerde gelen olumlu sinyaller umarız bu konudaki yanlışın düzeltilmesine katkıda bulunur.

            Kısacası, Türkiye ABD’den kaynaklanan büyük bir tehditle karşı karşıya ama bu tehdidi göğüslemesini sağlayacak bütünlüklü ve tutarlı bir milli savunma politikası ne yazık ki bulunmuyor.

“Türkiye’nin sınırları!”

            Bir süredir daha çok sosyal medya platformlarında AKP taraftarı bazı isimler tarafından sürdürülen Türkiye’nin sınırları tartışması var. Bunlara göre Lozan antlaşmasıyla “hapsedildiğimiz” sınırlar, Türkiye’nin sınırları değildir. Türkiye son yıllarda yaptığı hamlelerle kendi doğal sınırlarına doğru büyüme yoluna girmiştir.(!)

            Türkiye’nin, 2016 yılından bu yana gerçekleştirdiği bir dizi operasyonla Resulayn’danİdlib’e kadar Türkiye sınırı boyunca birçok bölgeyi kontrolüne alması, Doğu Akdeniz, Libya ve Kafkasya’da gösterdiği inisiyatif ve kazandığı başarılar, bazı kesimlere “Yeni Osmanlıcılık” rüyaları gördürüyor.

            AKP iktidarının Suriye’de, Türkiye’nin kontrolü altında olan il ve ilçelere yöneticiler ataması, Türkiye’deki kurumların uzantısı olarak posta vb. hizmetleri üstlenmesi, Türk lirası kullanımına yönelik uygulamalar ve son olarak bölgede Türkiye üniversitelerine bağlı fakülte ve yüksekokulların açılması gibi adımlar, Türkiye’yi yönetenlerin en azından bir kesiminin zihinlerinin arka planında bu tür niyetlerin var olduğunun kanıtı olarak da alınabilir.

 

Başarıyı doğru okumak

            Bu tür hesaplar yapanlar,birinci olarak son beş yıl içinde Türkiye’nin attığı adımların hangi gelişmelerin sonunda mümkün hale geldiğini göz ardı ediyorlar.

            Arkamızda kalan beş yılda neler yaşandığını kısaca hatırlayalım:

24 Kasım 2015’te Hatay’da Suriye sınırında Rus uçağı düşürüldü. Sonrasında Türkiye’nin Suriye sınırının yakınında bile uçak uçuramadığı bir altı ay geçti. Tayyip Erdoğan’ın Putin’e gönderdiği özür mektubundan sonra iki ülke ortak hareket etmeye başladı. Türkiye’nin 24 Temmuz 2016 yılında Suriye’de gerçekleştirdiği “Fırat Kalkanı Operasyonu” bu mutabakatın sonucuydu.

            Bu gelişmeyle eş zamanlı olarak Astana süreci de başladı. 2017 Ocak ayında ilk toplantısı gerçekleştirilen Astana toplantıları ile yeni bir dönem açıldı. Türkiye, Rusya ve İran’ın oluşturduğu birliktelik, Bölgede 200 yıldan bu yana hakim olan kapitalist sömürgeci ve emperyalist inisiyatifi kırdı. Bölge ülkeleri 200 yılın ardından ilk defa Batılı ülkeleri devre dışı bırakarak, önemli bir sorunu (Kuzey Irak’tan Akdeniz’e uzanacak terör koridoru), ortak hareket ederek çözdüler.

            Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Operasyonları Türkiye’nin Rusya ve İran ve dolaylı olarak da Suriye ile gerçekleştirdiği mutabakatın sonunda mümkün olmuştur.

            Herşeyden önce bu gerçeği görmek gerekir.

            Batı emperyalizminin böl, parçala ve yönet politikasının hedefi olan Türkiye, Rusya ve İran başta olmak üzere komşularıyla anlaşarak bu oyunu bozmuştur.

            Ve Türkiye’nin hiçbir komşusu, sınırları yeniden çizme rüyası gören bir Türkiye ile yanyana olamaz. Ve yalnızlaşmış bir Türkiye, kendisini hedef almış olan emperyalist saldırganlığa direnemez.

            Ders alınması gereken ikinci olay Şubat 2020’de İdlip’te yaşandı. ABD’nin dolduruşuna gelerek İdlip’te Suriye’ye karşı harekete geçen Türkiye, Rusya’nın çatışmaya dahil olması sonucunda 34 şehit vererek geriçekildi. Ardından Tayip Erdoğan Moskova’ya giderek Putin ile daha önce varılan mutabakat temelinde yeniden el sıkışmak durumunda kaldı.

            Komşularımızla çatışarak “sınırları yeniden çizeriz” diyenlerin 2015 uçak krizi ile Şubat 2020 İdlip krizinde yaşananlar üzerinde tekrar tekrar düşünmelerinde fayda vardır.

 

Asıl büyük kazanç

            İkinci olarak üzerinde durulması gereken asıl nokta ise “sınırları değiştirmek” rüyalarını görenlerin gerçekte Türkiye’nin önündeki büyük olanağı görememeleridir.

            Atlantik Çağı geride kalıyor ve dünyamız Bölgesel Birlikler Çağı’na adım atmış vaziyette. Dünyanın hiçbir bölgesi bu küresel eğilimin dışında değil.

            Batı Asya, emperyalist emellerin hedefinde olduğu için bu bölgede bölgesel birlik çabaları bugüne kadar hep engellendi. Ama Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin merkezinde olduğu bölge ülkeleri, Sümerlerden bu yana yaklaşık beş bin yıldır birbirleriyle yakın ilişki içinde ve aynı kültür havzasını oluşturuyorlar.

            Batı Asya, insanlığın tarih içindeki yürüyüşünde hep en önde oldu. Bugünde en ön safta yer almasını sağlayacak herşeye sahip. Yetişmiş insan gücü, zengin doğal kaynaklar,  sanayi alt yapısı, zengin tarımsal topraklar ve insanlığın 12 bin yıllık tarihinin eşsiz zengin mirası vb. vb.

            Bütün bu olanaklara sahip ülkeler bir araya geldiği zaman dünyanın en önemli güçlerinden biri ortaya çıkar. Türkiye ve Türkler bu birleşmede önemli bir rol oynayacaklardır.

            Birinci olarak, yaklaşık bin yıldır bu coğrafyayı yönettikleri için,

            İkinci olarak, bölgedeki üç Türk devletine (Türkiye, Azerbaycan ve KKTC) ek olarak başta İran olmak üzere bütün ülkelerde hatırı sayılır bir Türk nüfus olduğu için,

            Üçüncü olarak son yüzyıl içinde tarihin ilk kurtuluş savaşını başarıya ulaştırarak ezilen milletlere örnek olan Cumhuriyet Devrimi’ne ev sahipliği yaptıkları için,

Ve dördüncü olarak Batı Asya Birliği’nin öncülü olan Sadabad Paktı’nın kuruluşuna önderlik ederek tarihsel olarak da bu misyonu üstlenmeye en uygun devlet olduğu için, Batı Asya Birliği’nin oluşumunda Türkiye özel bir yere sahip olacaktır.

            İşte o zaman Kafkaslardan Basra Körfezine, Balkanlardan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bir coğrafyada tarihin tanık olduğu, ender ve hayatın her alanında büyük zenginliklere sahip bir siyasal birlik ortaya çıkacaktır.

            İşte “sınırları değiştirme” rüyaları görenlerin görmediği asıl büyük kazanç budur.

 

“Dolunay Zamanı”, yönetmenliğini Narges Ayber’in yaptığı 2019 yapımı bir İran filmi. Tahran, İran Belucistan’ı, Pakistan ve Afganistan’da geçiyor. Başlangıçta El Kaide üyesi, sonradan Cundullah örgütünün lideri olan İran Belucistan’ından Abdülmalik Rigi, filmin başlıca karakterlerinden

Ama en önemlisi filmde, bugünün Afganistan’ının çarpıcı bir resminin görünmesidir. Kendisinden olmayan herkesi düşman olarak gören, gözünü kırpmadan kameralar önünde insan boğazlayan, liderin emrini tartışmasız olarak boyun eğen, lider istedi diye çocuklarının anasını, çok sevdiği karısını öldüren insan manzaraları… Liderin kendileri dışındaki herkese yönelik ajitatif nefret konuşmasını, hep beraber ağlayarak dinleyen “savaşçılar!”

            Cundullah, bir yol kontrolünde üniversitede mühendislik okuduğunu söyleyen genci ve diğer yolcuları başlarına naylon geçirip boğarak öldürüyor. 1980’li yıllardan itibaren kontrol ettikleri bölgelerdeki medreselerde, Amerika’da basılıp getirilen kitaplardan öğretilen “İslam”, işte böyle bir “İslam!” Yani “Amerikan İslam’ı.” Bu kurumlarda yetişen nesil, şimdi Taleban’ın, El Kaide’nin, Cundullah’ın insan malzemesini oluşturuyor.  Baş düşmanları, ülkelerinde, kendileriyle birlikte olmayan, kendileri gibi düşünmeyen kendi insanları.

            İşte bu tür insanların bugün sözünün geçtiği ülke, aynı zamanda dünyanın en yoksul birkaç ülkesinden biri. En önemli gelir kaynağı uyuşturucu üretimi ve ticareti.  Afganistan, özellikle Batı ülkelerinde piyasaya sürülen uyuşturucunun imal edildiği en önemli ülke durumunda.  Ama üretilen uyuşturucudan elde edilen gelirin aslan payı, CIA başta olmak üzere Batılı gizli servislerin kontrol ettiği gizli örgütlere ve onların patronlarına gidiyor. Yıllık yüz milyarlarca doları bulan bu yasadışı ve insanlık düşmanı pastadan yoksul Afganlıya düşen ise karın tokluğuna çalışmak.

            Afganistan, Birleşmiş Milletlerin 2019 yılı verilerine göre, kişi başına düşen gelir sıralamasında 192 ülke arasında 181. sırada. Oysa her şeyi bir yana bırakalım, Çin, Hindistan, Orta Asya, Rusya –Avrupa ve İran’dan başlayarak tüm Batı Asya arasında gerçekleşecek ticaretin keşişim noktasında bulunuyor olmak bile, tarihte olduğu gibi bugün de Afganistan’ı yeniden ayağa kaldırmak için yeter.

Nereden nereye

            Nitekim daha 500 yıl kadar öncesine kadar bugünkü Afganistan; refah düzeyi, bilimsel gelişme, kültür ve sanatın her alanında dünyanın en önde olan ülkelerinden biriydi.

            Afganistan, güneyinde insanlığın uygarlığa ilk olarak geçtiği dört nehir boyu bölgeden biri olan İndüs havzasıyla, kuzeyinde Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin can damarlarını oluşturduğu tarihi Horasan’ın arasındadır. Seyhun ve Ceyhun nehirleri havzası, kimi tarihçilere göre insanlığın uygarlığa ilk olarak geçtiği Dicle-Fırat, Nil, İndüs, Sarı Irmak gibi nehir uygarlıklarından biriydi. Afganistan’ın Herat, Belh gibi şehirleri, merkezini Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin oluşturduğu tarihi Horasan bölgesinin içindeydi. Bölge, Tunç çağı zamanından beri önemli yerleşimlere sahne olmuş bir coğrafyaydı. MÖ 64 – MS 24 yıllarında yaşamış olan Yunan coğrafyacı Strabon, bölgenin “bin kentli ülke” olduğunu söyler.

            Gene bugünkü Afganistan sınırları içinde olan tarihi Baktriya, Bizanslılar döneminde “yüzlerce kenti olan ülke” olarak tanınıyordu.

            Budizmi yerel bir din olmaktan çıkarıp bir dünya dini haline getiren Büyük Ashoka’nın Maurya imparatorluğu (MÖ 322 – 185) Afganistan’ı da içine alıyordu. Kabil yakınlarında Bamiyan vadisinde dağa oyulmuş 38 ve 55 metre yüksekliklerindeki dev Buda heykelleri 4. ve 5. yüzyıllarda yapılmıştı. (Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan bu heykeller, 2001 yılında Taleban tarafından dinamitle havaya uçuruldu. Böylece tam 2500 yıldır çeşitli inançlara mensup bölge insanının hoşgörüsüyle ayakta duran Buda anıtları, 21. Yüzyılın başında emperyalizmin besleyip büyüttüğü Ortaçağ bağnazlığının hışmından kurtulamadı.)

İslam aydınlanmasında seçkin konum

            Afganistan Horasan bölgesi ile birlikte, o günün bilinen dünyasının en önemli uygarlıkları (Akdeniz, İran, İslam, Hint, Çin ve Avrupa) arasında gerçekleşen ticaretin kesişim noktasındaydı. O günün bütün dünya dinlerinin barış içinde bir arada olduğu nadir bir bölgeydi. Budizm, Zerdüştlük, Yahudilik, Bizansların baskısından kaçan Nasturi Hıristiyanları, Orta Asyalıların Gök Tanrı inancı, Şamanizm ve daha sonraları İslamiyet; hep bir aradaydı. Bu durum büyük bir fikri zenginliğin ve herkesi kapsayan hoşgörünün önemli nedenlerinden biriydi.

            Bölgenin, MS. 8. yüzyılla birlikte İslam imparatorluğu içine dâhil olmasının ardından yaşanan büyük bilimsel gelişme ve aydınlanmada, Horasan ve Afganistanlı bilim adamlarının önemli bir yeri olmasının böyle bir arka planı vardır.

            İbni Sina, Belh’in önde gelen ailelerinden birine mensuptu. Sina’nın Matematik ve Gökbilimi dersleri aldığı Ebu Nasr Buzcani ile psikolog ve coğrafyacı Ebu Zeyd el-Belhi de Afganistanlıydılar. O dönemin en parlak bilim adamlarından olan Biruni de ömrünün son 31 yılını Gazne’de Sultan Mahmut’un yanında geçirdi. Gazneli Mahmut’un Harezm sultanlığı üzerine yaptığı seferin en önemli gerekçesi, istediği bilim adamlarının gönderilmemesiydi.

            Dünyanın güneşin etrafında döndüğünü söyleyen gökbilimci, matematikçi ve astrolog Ebu Said el-Siczi, bugünkü Afganistan-İran sınırında bir şehirde yaşıyordu. Ömer Hayyam, ilköğrenim hayatına Belh şehrinde başlamıştı.

            Anadolu İslam düşüncesinin şekillenmesinde önemli bir payı olan Mevlana Celaleddin Rumi de Belh şehrindendi.

            11. yüzyılda bölgenin önemli bir kısmını kontrol altına alan Gazneli Mahmut’un kurduğu devletin ve 16. Yüzyılda Hindistan’ı da alarak burada 19. Yüzyıla kadar hüküm süren Babür imparatorluğunun da Afganistan çıkışlı olduğunu belirtelim. Günümüzün dünya mimari şaheserleri arasında yer alan ve Babür’ün torunu Ekber Şah tarafından yapılan Taç Mahal; Afganistan (Horasan) ve Hindistan’ın mimari birikiminin ürünüdür.

Psikoterapinin doğduğu topraklar

            Afganistan’ın nereden nereye gelmiş olduğunu anlatabilmek açısından “Bilişsel Psikoloji ve psikoterapinin kurucusu” olarak kabul edilen Ebu Zeyd el-Belhi’nin çalışmalarından kısaca bahsetmek çarpıcı olacaktır. “Depresyon, asabiyet, anksiyete ve öfkenin belirtilerine dair yaptığı liste bugünkü kent sakinlerine oldukça tanıdık gelebilir. El Belhi bunların hepsini iki alt başlıkta toplamıştı. Bu alt başlıkları, “bedenle ilgili ve ilgisiz” olarak belirlemişti.

            “Nevroz’la psikoz arasında önemli bir ayrım ileri sürdükten sonra el-Belhi, her biri için en iyi tedavi yöntemi üzerinde kafa yormuştu. Kişinin çevresine bağlı olarak gelişen düzensizlikler için bir tür “olumlu düşünme” ile bir tür “konuşma terapisini” birlikte önererek bu ikisini de detaylandırmıştı. Psikolojik sebeplerden kaynaklanan akıl bozukluklarının sağlıklı düşüncelerle, tamamen ortadan kaldırılmasalar bile, kısmen giderilebileceklerini fark etmişti Kronik depresyondan mûzdarip hastalar için el-Belhi ilaç kullanmaktan çekinmemişti.”  (S. Frederick Starr, Kayıp Aydınlanma, Kronik kitap, 2.b. Mayıs 2019, s. 278-79-80)

Buda anıtlarını yıkan asıl sorumlu

            Buzcani, Siczi, İbni Sina, Biruni, El-Belhi gibi bilim adamları ile Mahmut ve Babür gibi sultanların Afganistan’ının yerinde şimdi yeller esiyor.

            Bunun birinci nedeni Gazali, Buhari, İbn Hanbel gibi gene bu ülkenin yetiştirdiği ve İslamiyet’te, 10. Yüzyıldan itibaren yaşanan tutuculaşmanın önde gelen isimlerinin yetiştiği coğrafyanın da aynı yer olmasıdır.

            Ama Afganistan’ın bugünkü geriliğinin asıl nedeni 19. Yüzyılın sonundan itibaren bölgeye gelen emperyalizmin sömürgeci politikalarının yol açtığı ekonomik, sosyal ve kültürel yıkımdır.

            Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani, Güvenlik Güçleri Günü dolaysıyla Savunma Bakanlığı’nda yaptığı konuşmada “Uluslararası toplum, 40 yıldır büyük bir tarih, parlak bir medeniyet ve dinamik insanları olan Afganistan’ı en temel hakkımız olan barıştan mahrum bıraktı ve bu kabul edilir değildir” diye konuştu. (27 Şubat 2021, gazeteler)

            “Uluslararası toplum”! Bütün dünya, özellikle son kırk yıldır bu kavrama oldukça aşina. Emperyalizm, dünyanın dört bir tarafında işbirlikçileriyle birlikte yürüttüğü bütün operasyonları “Uluslararası toplum” etiketiyle gerçekleştirdi.

            1970’lerin sonrasında önce Sovyet işgali, ardından ABD’nin önce desteklediği şeriatçı terör örgütlerinin bölgeye hâkim olması, 2001 sonrasındaki askeri işgal ile birlikte yol açtığı yıkım Afganistan’ın bugünkü tablosunu açıklıyor. El Kaide, Taleban, Cundullah vb. bunların hepsi Amerikan işgalinin ürünleridir.

            ABD emperyalizmi, bir yandan bu sayede Asya’nın kalbine yerleşmiş oluyor, diğer yandan 100 milyarlarca dolarlık uyuşturucu üretimi ve ticaretini kontrol altında tutuyor. Ama ne yaparlarsa yapsınlar hiçbir şey, binlerce yıl boyunca uygarlığın gelişiminde önde olmanın; bilimin, aydınlığın ve hoşgörünün merkezinde olmanın yarattığı mirası ortadan kaldıramaz.

            Tarihi Herat’ın, Belh’in, Kandahar’ın, Gazne’nin, Kabil’in, Ayhanım’ın ve Bamiyan’ın Afganistan’ı; şimdi yeniden ayağa kalkan büyük Asya uygarlığı içinde hak ettiği yeri, 21. Yüzyılda yeniden alacaktır.

            Afganistan’ın antik Ayhanım kentinde bulunan bir heykelin kaidesinde yer alan

            “Çocukken uslu ol/Gençken terbiyeli ol/Yetişkinken adil ol/Yaşlıyken anlayışlı ol/Sona yaklaşırken dertsiz ol!”

            sözleri, kadim Afganistan bilgeliğinin özeti gibidir.

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Sed non risus. Suspendisse lectus tortor, dignissim sit amet, adipiscing nec, ultricies sed, dolor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Whatsapp Hattı >>
Yardıma mı ihtiyacınız var?
BİZİM MEYDAN | Canlı Destek
Merhaba,
Size nasıl yardımcı olabiliriz?