Ali Fuat GÜRGÖZE

       Demokrasi gerektiğinde çıkarıp atılacak bir gömlek olmamalı. Demokrasi, kendi sınırlarınızı çizerken bir başkasının sınırını ihlal etmeyecek ve kendine istediğini bir başkasına da layık görebilecek kadar özverili bir empati geliştirme ve bu temel sınırlar içinde bir yönetim şeklidir. Demokrasi, “ben güçlüyüm, benim taraftarım çok herkes bana biat etsin” anlamında bir yönetim şekli değildir.

Türkiye’de hali hazırda 106 parti mevcut, hepsinin tüzüğünde demokratik bir parti olduğunu yazar, ancak hemen arkasından kısıtlayıcı bir takım maddeler koyarak seni antidemokratik bir şekilde koyduğu kurallar ile kısıtlar.

Demokrasinin temel kuralı, herkes kendi düşüncesini şiddet ve hakaret içermeme koşulu ile özgürce söyler, her platformda fikir ve düşüncelerini yayar. Gelin görün ki, kazın ayağı böyle değil.

Demokrasiyi katledenler, en çok demokrat geçinenlerdir!

Demokrasi sadece demokrat geçinenleri alkışlamak, onlara biat etmek ve onların emir eri gibi el pençe divan durmak mıdır?

Demokrasi, kendi düşüncelerini eleştirmeden, her eylem ve fiilinin doğru kabul etmek midir?

Demokrasi, sadece o kişi veya partilere destek vermek midir?

Demokrasi, kendi içindeki yanlışları saklayarak karşısındakini halkın önüne çıkarmak mıdır?

Demokrasi, küçük saraylarında halktan kopuk yaşayarak, halkçılık yapmak mıdır?

Demokrasi, kendi gibi düşünmeyenleri yok saymak mıdır?

       Türkiye’de ne yazık ki, tuz da koktu. Tuzun koktuğu bir kilerde hiçbir gıda saklanmaz. Tuzun koktuğu bir ülkede, hiç kimse bana demokrasiden söz edemez!

Ebedi başkomutanımız, kurucu liderimiz Mustafa Kemal Atatürk Müdafaa-i Hukuk cemiyeti çatısı altında kurtuluşa giden yolun meclisten geçtiğine inanmıştı. Silah arkadaşları, meclisten yana olmadığını söyleyerek kendilerinin Mustafa Kemal’in emrinde olduğunu ve bunun da yeterli olduğunu meclisin bu aşamada doğru olmadığını söyleseler de, Mustafa Kemal “Meclisi Mebus-a’nın işgal kuvvetleri tarafından dağıtıldı. Kurtuluş savaşını bu milleti temsil eden meclisin iradesiyle ancak kazanırız” diyerek silah arkadaşlarının önerisini etmedi.

Bu milletin iradesini yok sayarak ne ülkeyi yönetebilirsin, ne de kendi mensup olduğun partiyi yönetebilirsin. Yukarıdakilerin iki dudağından çıkan sözü emir telakki eder, kendi üyenin iradesini yok sayarsan, sandıkta çıkan sonuç için bu milleti de suçlayamazsın.

Türkiye 12 Eylül darbesi ile genleri değiştirilmiş bir bakteri gibi mutasyon geçirdi. Bilgi, birikim, entelektüel akıl yerine, despot siyasetçiler ve o siyasetçileri meydan veya salonlarda bilinçsizce alkışlayan yanaşma-yandaşlar yetiştirdi. Birazcık düşünen, fikir üreten, yanlışa-yanlış diyebilenler kenara itilerek biat edenler mevki, makam veya koltuk ile ödüllendirildi.

Genleri değiştirilen Türkiye, ağaçtaki kurt gibi içten içe kemiriyor, çürüyor-çürümeye devam ediyor.

Türkiye bir kararın eşiğinde. Ya tek adamlığa hayatın her alanında karşı durarak katılımcı demokrasi ile tüm katmanları kucaklayacak, yada yine hayatın her alanında otoriterleşerek despotizm yolunda zirve yapacak. Despotizmi bu ülkeye layık görenler kendi siyasi gelecekleri hakkında çok ince bir hesap yapmak zorunda. Türkiye halkı, despotizm ile mücadele edecek kuvvet ve kudrete sahip olduğunu, bunun mücadelesini yönetecek ve yönlendirebilecek kadronun yine bu halkın kendi içinden çıkaracağını 2200 yıllık yazılı Türk tarihinden bilmekteyiz.

Türkiye gerçek manada katılımcı demokrasiyi hak ediyor.

Demokrasi adına, demokrasiyi katledenler kenara çekilsin bu halk kendi demokrasisini inşa eder.

 

104 Amiral bildirisi yayınlandıktan sonra Millet ittifakından birkaç cılız ses dışında “demokrasi adına” susanlar AKP’yi ve Erdoğan’ı bir kez daha iktidar yapmak için 104 Amiralin üzerine bir bardak su içerek göbek kaşımaya devam etsinler.

Erdoğan bildiri sonrası suskunluk içinde muhteremleri ve orduyu takip edip, “nereden ve nasıl bir tepki gelir” düşüncesi ile mevziisinde bekledi. Bu stratejik bir hamleydi. Erdoğan açısından doğru bir hamleydi.

Ergenekon tertibinde de böyle oldu. Türkiye bağırsaklarını temizliyor diyenler de bekliyoruz, yargı kararını versin diyende Ergenekon tertibine “istemeyerek de olsa” katkı vermişlerdi. Yine aynı tiyatro, yine aynı oyun!

Emekli Amiraller yıllarca hapiste tutulacak, bu “darbe” bildirisi dillerden hiç düşmeyecek, CHP ve İYİ Parti Erdoğan’a laf yetiştirmek için çaba harcayacak!

Sarı öküz gitti beyler…

Erdoğan sarı öküzü bir kere almıştı, artık kimse Erdoğan’a neden uzun kuyruklu öküzü istiyorsun diyemez. Sarı öküz hikâyesini bilmeyen siyasiler “İstibdatta doğru koşar adımla gidiyoruz haberiniz var mı?

Demokrasilerde herkes fikrini söyler ve dilediği platformda da paylaşır. Ancak demokrasinin olmadığı yerde zat-ı şahanelerinin izin verdiği kadarı ile konuşma hakkın olur.

İstibdat demokrasilerinde bu kadar olur. Muhalefet gerçek manada bir tepki göstermiş olsaydı, AKP bu kadar yıl iktidar olarak kalmazdı.

İstibdatta gider iken muhalefetin tekrar Sarı Öküz hikâyesini okuması için aşağıya yazıyorum.

Belki okurlar…

SARI ÖKÜZ HİKÂYESİ 

Otlakların birinde, bir öküz sürüsü yaşarmış. Çevredeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş. Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış. Bu yüzden küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenemediği için bir çare düşünmüşler.
    Topal aslan, yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmış. Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış: “Saygıdeğer öküz efendiler. Bugün, buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum, bugüne kadar sizlere zarar verdik ama inanın ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Bütün suç hep o sarı öküzde. Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de, barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizinle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, sizde kurtulun ve yine barış içinde yaşayalım”.

     Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve teklifi haklı bularak, Sarı Öksüz’ü aslanlara vermişler. Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış ama kimseye derdini anlatamamış. 

     Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk’u istemişler: “Gördünüz mü ne kadar barışseveriz. Sizleri de kararınızdan dolayı kutlarız. Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Sizlere saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim”.
Boz Öküz ve heyeti, Uzun Kuyruk’u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış. Uzun Kuyruk, aslanların pençesi altında can vermiş. 

    Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle. Sayıları azaldıkça sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar ise küstahlaşmış. Artık, hiçbir bahane dahi ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek, “verin bize şunu, yoksa karışmayız “demeye başlamışlar. Öküzler, birer birer aslanların pençesinde can verirken, Boz Öküz ve birkaç öküz kalmış geride. İçlerinden biri liderlerine, “Ne oldu bize, nerede kaybettik bu savaşı? Oysa vaktiyle ne kadar güçlüydük “diye sormuş. 
Boz Öküz, Benekli Öküz ‘ün sözlerini hatırlayarak, gözleri nemli biz “demiş” Sarı Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı.

Sarı Öküzü vermeyecektik.

1945 yılında Atlantik sistemine teslim olmuştuk. Bu sistemde bizlerin fazla söz sahibi olmadığı ve üretmeden tüketmek yoluyla borçlar ile bu vahşi kapitalist sistemi bu güne kadar yaşatabildik. Artık yolun sonu görünüyor. Yolun sonunda devasa bir uçurum ve biz gözümüz bağlı bir şekilde uçuruma sürükleniyoruz.

Peki, 1945’de ne oldu?

Yıl 1945. İkinci dünya savaşı Amerika’nın savaşa katılması ile Nazi Almanya’sının mağlubiyeti ile sonuçlandı. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkeler savaştan çok ağır bir darbe almıştı. Ekonomik olarak çökmüş, şehirler harabe olmuş bir durumda açlık ve sefalet her yandaydı.

Türkiye ikinci dünya savaşına katılmamış, ancak Avrupa’daki savaş ülkeye yokluğu getirmişti. Bugün dahi İsmet paşanın ekmeği karne ile dağıttığını söylerler ya, hah işte ülkenin durumu tam da bu şekildeydi.

Amerika savaştan etkilenen devletlere yardım yapacak bir plan açıkladı. Turuman doktrini çerçevesinde Marşal planı devreye sokuldu. Marşal planının Avrupa devletlerindeki uygulaması ile Türkiye’deki uygulamaları farklı oldu.

Türkiye’ye dayatılanlar!

  1. Uçak fabrikası kapatılması!
  2. Eğitim müfredatına din derslerinin girmesi!
  3. Köy nüfusunun azaltılması ve şehirlere göçü özendirmek!
  4. Üretim modeli yerine, Tüketim modelinin gelmesi!
  5. Devletin ekonomideki hâkimiyetinin sonlandırılması!
  6. Liberal politikalar ile yabancı sermayeye olanak sağlanması!

Tabi bunlar Atlantik sisteminin patronlarının istekleriydi. Hepsini bir çırpıda yapamadık, ancak zamanı geldikçe adım adım verilen talimatları yerine getirdik. Bizlerin cesaret edemediğini ise Askeri cuntalar darbeler yoluyla yaptı.

Gelelim bu güne.

Atlantik sisteminin patronlarının söylediklerinin fazlasını yaptık. Artık üretim yerine tüketerek yaşıyoruz. Bizler sanayi devrimini kaçırdık, bilişim çağını da kaçırıyoruz.  Aya gideceğiz diyoruz da, elin roketiyle aya gidersek yaya kalacağımızı da unutmayalım.

Türkiye tarım toplumu bile olamadı. Ekilebilir toprakları sürmüyor/süremiyor ve özellikle gıda alanında her gün biraz daha bağımlı hale geliyoruz.

Buğun dünya da eksi faiz uygulanırken, Türkiye %17 gibi uçuk bir faizle borç bulamıyor ise uluslararası para piyasasında güvensiz ülkeyiz.

Ülke içinde, hatta şehirlerde bile ayrışmışız ve ayrışmaya devam ediyoruz. Vatan sevgimizi yok edenler kendi gettolarında lüks villalar içinde gayet mutlu ve mesut yaşayabiliyorlar.

Ekonomi Türkiye için artık çok değerli oldu. .hiç bir sorunumuz ekonomiden önemli olmadığını fark ettik. Atlantik sistemi bizleri biz yapan değerleri aşındırarak yok etti. Popüler kültür içinde eriyerek her gün biraz daha yok oluyoruz.

Dış borcumuz 500 milyar dolardan daha fazla. Bu demektir ki ülkenin gayri safi hasılasının %60’na tekabül ediyor. Borç verenler emir verir düsturunu hiç unutmadan düşünür isek, ileriki yıllarda hangi emir veya talimatlar ile karşılaşacağız.

Ülkenin bölünmesi mi?

Bilmiyoruz…

Bildiğimiz tek şey, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına yeniden vatanseverliğin, yurtseverliğin önemini bıkmadan ve usanmadan anlatmak ve bu mihmalde politikalar üreterek hayata geçirmektir. Hani yerli ve milli diyoruz ya, gerçekten yerli ve milli olmalıyız.

 

 

Ülkenin sorunu her iktidar tarafından büyütüldü. Artık bu saatten sonra sorumlu arayıp, kendimizi temize çıkaramayız. Her partinin, her yurttaşın bu gidişatta mutlaka bir kabahati ve sorumluluğu var.

Durum!

  1. Ekonomik bir çöküşün önüne geçilemiyor. Nedeni ise “KİT” Kamu İktisadi Teşebbüsü olan Fabrikalar, limanlar, madenler, barajlar, tekel, bankalar satıldı. Bu kuruluşları satın alanlar ne yazık ki, Emperyalist devletlerin küresel taşeronu olan şirketler. İşte en kötüsü de bu…
  2. Gıda güvenliğimiz tehlikede! Tarım yapamıyoruz! Türkiye kıtlık ve açlık ile baş başa kalacak! Anadolu topraklarına uyum sağlamış yerli tohumlarımıza, sırf küresel şirketler kazansın diye yasak koyuyoruz. Kendi milli tohumumuzu tarlaya atamıyoruz. Çiftçi genetiği ile oynanmış “kısır” tohumu alınca ilacı ve gübresini de aynı firmadan almak zorunda kalıyor. Yani işin özü, Tarımda da bağımlıyız.

Kendi topraklarımızda kendi yerli tohumumuzu ekemiyor isek, Emperyalist bir ambargo karşısında 84 milyon nüfusu nasıl besleyeceğiz. Devletiniz yeniden yerli tohumu çoğaltarak Çiftçiyi yerli tohum ile buluşturarak olası bir ambargoya karşı planlama yapmalı.

  1. Son yıllarda kanser vakası oldukça arttı. Satılan şeker fabrikalarının bir kısmı kapatıldı. Piyasanın şeker açığını “NBŞ” nişasta bazlı şeker aldı. Şeker zaten zararlı iken, yapay tatlandırıcı onlarca kat zararlı. Ülkemizde yapay tatlandırıcı fabrikası olan “CARGİL” Türkiye’yi her gün zehirliyor. Bu fabrikanın açılmasına kim ön ayak olduysa yargılanmalı ve bu fabrikalar tamamen kapatılmalı.
  2. Türkiye Emperyalist bir kıskaç içinde, Çevremizde Türkiye’ye sorun çıkaracak ülkeler var. Bu ülkeler Amerika ve Avrupa Birliği tarafından sürekli destekleniyor. Yunanistan, Irak da ki Barzani bölgesi emir komuta ile hareket ediyor. Suriye’de biz Suriye devleti tarafından terörist olarak kabul eden ÖSO’yu destekliyoruz. Bunun diyetini inşallah ödemeyiz. Suriye devletinin toprakları içinde valiler, kaymakamlar atamışız. Türkiye kontrolündeki bölgede Türk Lirasını kullandırıyoruz. Burası ileride ÖSO devleti mi yapılacak. Türkiye bağımsız bir devletin topraklarında otonom bir bölge kuramaz! Uluslararası hukuk bunu kabul etmez. Biz hukuk devletiyiz.
  3. Türkiye ABD Emperyalizminden uzaklaşıyor görüntüsü çiziyor. Ülke topraklarında onlarca ABD üssü takır takır çalışıyor. Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz, Malatya kürecik radar üssü gibi her bölgeye hâkimler. ABD ile uzaklaşma böyle olur mu?

Neredeyse evimizin içine kadar giren emperyalist bir devletten kopuş böyle mi olur?

  1. Eğitim sistemimiz hak getire…

Bilim ve akla dayanmayan, sorgulamayı öteleyen, araştırmayı değil de biat kültürünü dayatan bir sistem ile eğitim yapılabilir mi?

Bütün okulları İmam hatip yaparak ülkeyi kalkındıramazsınız.

Her ilde üniversite yaparak eğitimli bir toplum yetiştiremezsiniz.

Ülkenin kurtuluşu elbette eğitim ile olur. Ancak ülkede ara eleman yetiştirecek Teknik liselere ihtiyaç var. Bu teknik liseler sanayi bölgelerinde ve gerekirse öğrenciler devlet tarafından ücreti karşılanarak kendi branşında teorik aldığı derslerin yanında pratik olarak staj da yapabilmeli. Teknik liseler açılmadığı ve bu okullar desteklenmediği sürece ülkenin kalkınması mucizedir.

  1. Geldik en önemli konuya!

Türkiye’de bu sorunun ismini “Kürt sorunu” koymuşlar.

Ben ise bu sorunu Kürtlerin sorunu olarak görüyor, çözüm yollarını da bu çerçevede çözmenin doğru olduğunu düşünüyorum.

Kürtlerin sorununu alt başlıklarda toplarsak,

  • Kürtlerin en can alıcı sorunu feodal alışkanlıklarının devamıdır. Bu Feodalite devletin de, siyasi partilerin de desteklediği bir durumdur. Devlet ve siyasi partiler bölgede bir kişi veya bir aşiret ile ilişkiye girerek sorunları çözmeyi düşünür. Kürt yurttaşlar başındaki toprak veya aşiret ağasının sözünden çıkamaz. Özgürce düşünemez, bir birey gibi hareket edemez. Sır Ekonomik ve sosyal olarak özgür kalmak için milyonlarca insan evini yurdunu bırakıp büyük şehirlere göç etmiştir. Devlet bu Feodal anlayışı yıkmadığı sürece ikinci adımı atamaz.
  • İkinci adım ise bölgenin ekonomik gerçeği. Güneydoğu Anadolu bölgesini Suriye, Irak ve İran sınır köy ve kasabalarının ekonomik yapısı on yıllardır kaçakçılık üzerine kurulmuş. Devlet bazen görmezden gelmiş, bazen de cezalandırmış. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana bölge ihmal edilmiş. Oysa bölge sanayi ile tanışmış olsaydı önemli ölçüde sorunlar giderilmiş olurdu. 80 milyonluk nüfusu ile bir İran hemen yanı başımızda, doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde sanayi yatırımları olsaydı her bölge Gaziantep gibi gelişmez miydi?
  • Bölgede nüfusun en az %20’si Türkçe bilmiyor. Lise veya üniversite eğitimi alan gençler ise büyük şehirlere göç ediyor. Yeniden ve günümüz koşullarına uyarlayarak Köy Enstitüleri modelini devreye sokarak bölgenin gelişmesinde önemli bir yapı taşı oluşturabiliriz. Bu model daha önce denendi ve olumlu sonuç alındı. Yeniden Köy Enstitüleri oluşturmamız zaruridir.

Kürt yurttaşlar da bu ülkenin birinci sınıf yurttaşıdır. Devlet her bölgeye eşit davrandığı sürece hiçbir yurttaş devletine karşı çıkmaz kanaatindeyim.

Haa, sorun çıkmaz mı?

Elbette çıkar, ancak çok küçük ölçekte çıkar ve devlette çıkan sorunlara çare arar ve bulur.

          Köy Enstitüsü bir eğitim modelidir. Enstitülerin kurulduğu yıllarda Köy nüfusu ken nüfusunun nerdeyse dört katı ve okuryazar oranı çok düşüktü.  Klasik eğitim modeli ile nüfusun % 80’inden fazla köylü gençleri eğitemez ve modern hayata sokamazdı. Kurtuluş savaşı sonrasında kurulan genç Cumhuriyet için kalifiye elaman ve aydın yurttaşlara ihtiyaç duyuyordu.

Köylerde yaşayan gençlerin modern dünya ile entegre olması yanı sıra kendi bölgesinde Tarım ve hayvancılığı modern bir şekilde yapması, kendi eğitim verdiği bölgede halkı aydınlatması için Köy enstitülerinde yetiştikten sonra yine kendi bölgesinde bir eğitimci ve öğretmen olarak atanacaktı. Köy enstitülerinin kuruluşunun temel amacı, genç Cumhuriyetin bir eğitim seferberliğidir.

Köy Enstitüleri özellikle kırsal bölgelerdeki bölgedeki okulların öğretmen ihtiyacının yanı sıra, okulların yerel koşullara uyarlanması ve eğitim felsefesinin özünü oluşturuyordu.

Neredeyse tüm Anadolu’nun okulsuz ve öğretmensiz olduğu gerçeği göz önüne alınarakdönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç‘un çabalarıyla Köy Enstitüleri hayata geçti.

Köy Enstitülerin de öğrenim gören öğrencileri bir müzik aleti öğrenme zorunluydu. Her öğrenci Tarım, Hayvancılık, marangozluk gibi dersleri teorik ve pratik olarak görüyordu. Bunun yanı sıra Türkçe, matematik, fizik, tarih ve yurttaşlık bilgisi dersleri veriliyordu.

Köy enstitülerinin eğitim sistemi o kadar yararlı olmuştu ki, sayısız edebiyatçı ve bilim insanı çıkmıştı o yoksul Anadolu köylerinden. Köy enstitülerinin yetiştirdiği aydınların bir kaçının ismini vermek gerekirse,Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu, Hatun Birsen Başaran, Ali Dündar, Mehmet Uslu ve Dursun Akçam her hâlükârda bir kaçı tanıdık gelecektir. Yok, tanımadıysanız, Necip Fazıl Kısakürek dersem hadi bunu da tanımadım demeyin.

Bu kadar iyi bir eğitim kurumu ve böyle başarılı bir eğitim modeli nasıl kapatıldı diye soruyorsanız, cevabı çok basit. Cehalet ve ihanet…

Türkiye Cumhuriyet öncesi ve sonrası kör cehalet ile uğraşarak bu günlere geldi. Kör cehalet dediğimiz eğitimsizlik değil aksine eğitimli, ancak yaşadığı dönemi ve geleceği ön göremeyen köhne sabit fikirlilikten çıkamayan, eğitimli ve diplomalı cehaletten bahsediyoruz.

Eğitim Enstitülerinin kapatılmasının değişik nedenleri vardır. Birinci ve en önemli neden Truman doktrinidir. 1945 de ikinci dünya savaşı bittiğinde ABD savaştan zarar gören devletlere yardım yapma planını “Marşal planı” açıkladığında ülkemizin yöneticileri ellerini ovuştura, ovuştura ABD kapısında beklemesidir.

ABD yardımı özellikle Türkiye gibi ülkelere gözü kapalı verilmiyordu. Onların da istekleri vardı. Bu isteklerden en önemlisi eğitim müfredatı değişecek, çok partili bir sisteme geçilecek, ülkede üretim ekonomisi yerine, ithalata bağlı tüketim ekonomisi gelecekti. Yani liberal kapitalizm…

ABD’nin planları adım adım gerçekleşerek, önce eğitim müfredatı dini ögeler ile beslenerek bilimden uzaklaştırıldı. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ilkelerinden Halkçılık yok sayılarak üretime değil, ithal tarım ürünlerine yönlendirildi.

 

Bu ve bunun gibi resimleri her yerde bulabilmek mümkündür.

Bu ülkeye isteyerek veya istemeyerek zarar verenler başta İstmet İnönü olmak üzere, Adnan Menderes, Kinyas Kartal “toprak ağası ve milletvekili” olarak saysak da Karabekir paşa, Fevzi Çakmak paşa da masum değildir.

Yeniden Köy Enstitüleri diyerek yola çıkabiliriz. Günümüz koşullarına uyarlanarak belki de Kürtlerin sorununa “Kürt sorunu” çözüm olabilir.

Bu gün Türkiye gençliği Köy Enstitülerinin belki ismini bile duymamıştır. Günümüz koşulların uyarlanarak yeni bir model geliştirmek Türkiye’nin geleceğini kurtarmak olacaktır.

İNSAN HAKLARI VE EYLEM PLANI!

Yıllardır “insan hakları” cümlesini hep sol partilerden duyardık. AKP gibi sağ ve üstelik siyasal İslam’ın baş temsilcisinden insan hakları cümlesini duyduğumda şaşkınlığım bir kat daha attı.

19 Yıllık iktidar insan hakları eylem planı açıklıyorsa biraz düşünmeli ve madem insan hakları eylem planına ihtiyaç var ise 19 yıl siz neredeydiniz diye insanın sorası geliyor.

Evet, Sayın AKP Genel başkanının düşüncesine katılıyor ve sonuna kadar destekliyorum. İnanıyorum ki bu ülkede en az 50 milyon insan da insan hakları ihlalleri yaşandığını kabul edecektir.

Azıcık gözümüzü kapatıp düşünürsek sayısız insan hakkı ihlalleri hemencik aklımıza gelir. Bu ihlallerin hangisinden başlamak gerektiğini de açıklasalardı birazcık aydınlanırdık. İnsan hakkı ihlali sadece fiziki işkence değildir. Mesela, emekçi kesimi açlığa mahkûm eden asgari ücretten başlayabiliriz. Ya da yasadışı bir şekilde 12 saat mesai yaptıran şirketlere göz yumma gibi. Olmadıysa, madencilerin haklarını alamadıkları için Ankara’ya yürüyüşünün engellenmesi nasıl!

İnsan hakkı ihlali dendiğinde hayatın her alanını kapsamaktadır. Mesela Sayın AKP Genel başkanının TÜSİAD toplantısındaki konuşmasında mealen “grevleri yasaklayıp sizleri rahat ettirdik” cümlesi bir insan hakkı ihlali değil midir?

Örnekler çoğaltılabilir.

Bugün AKP kendini güvende hissetmiyor. Ekonomi tepetakla, işsizlik rakamları tavan yapmış durumda çıkış yolu arıyor.

Sokakta Ak partiye oy verdim diyenlere sorduğumuzda tek adam yönetiminin bize böyle anlatılmadı diyerek bir daha oy vermeyeceğini söylediğinde pişmanlığı yüzünden okunuyor. Halk perişan durumda, halk bitkin durumda. Saraydan bakıldığında halkın keyfi yerinde, hani Malatya’da Erdoğan’ın otobüsünün önünü kesen yurttaşlara “alın keyif çayı için” demişti ya, vatandaşın karnı tok sırtı pek alsın keyif çayı içsin diye düşünmüş Sayın Erdoğan.

İnsan hakları Eylem planı bizlere neler getireceği, ya da bizlerden neler götüreceği bilinmez. Çünkü Anayasa veya kanunlarda yazılan, yazıldığı gibi uygulanmıyor. Mesela neler getirecek.

 Vatandaşlar gasp edilen hangi haklarına kavuşacak.

Sayın Erdoğan, insanca yaşanabilir bir asgari ücret belirleyebilir mi?

Sayın Erdoğan, sendikal örgütlenmeyi, haksızlığa uğradığını düşünen işçinin grev yapmasını ister mi?

Olacak olan, iktidarın ömrünü uzatarak nereye kadar götürebilirse oraya kadar iktidarda kalma düşüncesinden başka bir şey değil.

PKK, HDP Bitti, Ya Sonra?!

Bugün baktığımızda Ak Parti hükümeti Irak’ın kuzeyinde yaptığı operasyon sonrasında HDP milletvekillerinin hakkında düzenlenen fezlekeleri tozlu raflardan indirerek, HDP’li vekilleri milletvekilliklerini düşürme yoluna girmiştir.

Soru 1: bu dosyalar neden yıllardır raflarda bekliyor?

Soru 2: PKK ülke sınırlarından tamamen atıldıktan sonra ne yapılacak?

Soru 3: Bölgedeki sorunlar tespit edilerek planlama yapıldı mı?

Soru 4: PKK sorunu askeri olarak çözülürse Kürt sorunu “Kürtlerin sorunu” çözülmüş oluyor mu?

          Terör örgütünün çıkışı her ne kadar 1984 diye bilinse de, bu sorunun asıl kaynağı 200 yıl gerilerde olduğu ve bugüne yansımaları ile bizlerin dar bir çerçeve ile olayı 1984 olarak görmemize neden oluyor.

Osmanlı devletinden miras kalan bu sorun sadece doğu ve güneydoğu bölgelerinde yoktu. Osmanlı devleti döneminde feodal kurumlar aşiret ve toprak ağalığı, tarikat şeyhliği gibi köhnemiş yapıların bölgede hala hüküm sürdüğü, bölge halkının modern eğitim sisteminden uzaklaşmasını sağlamaktadır.

Yaklaşık 100 yıllık cumhuriyet sınırları içinde yaşayan Kürt yurttaşların milliyetçi duygularını hedef alarak Türkçe öğrenmemesi için özel bir çaba harcanıyor. Oysa bölge halkı bu çatışma ve ölümlerden yorgun, olmayan sosyal hayattan yoksun, yıllardır verilip tutulmayan vaatlere kızgın.

Kürt sorunu olarak önümüze koyulan sorunları tek bir başlık ile anlatamayız. Bölgede sorunlar yumağı oluşmuş, siyasal iktidarlar bu sorunları çözmemek için üstün çaba harcıyor. Soruna etnik temelde bakılırsa, bir zamanlar Kuzey Kıbrıs için düşünülen model uygulanır. Neydi o model; ver kurtul!

Etnik temelde bakılmayacağına göre sorunlar yumağı olmuş bir bölgenin sorunları yine kapsayıcı bir çözüm paketi ile yaklaşım doğru olacaktır. Askeri operasyonlar elbette devam etmeli, bunun yanı sıra uluslararası dış politika için siyasetçiler değil, dışişlerinde deneyimli kadrolar devreye girmeli!

Bölge halkının eğitimi için Köy Enstitülerimodelini günümüz koşullarına uyarlayarak öncelikle ana dilinin yanında iyi bir Türkçe öğrenmesi sağlanmalı!

Bölgeye uygun sanayileşmeyi planlayarak, Ağrı’dan Şanlıurfa’ya kadar sanayileşme düşünülmelidir.

Cumhuriyet kuruluşundan bu yana sanayi yatırımları ülkenin özellikle batısına inşa edildi.  Avrupa’ya yakınlığı, deniz ve demiryollarının avantajı düşünülerek Marmara ve Ege bölgeleri sanayileşerek gelişti. Türkiye Cumhuriyeti geçmişten gelen husumetler ile İran’ı yok sayarak ülkenin doğusuna sanayi yatırımları yapmadı. Oysa bugün baktığımızda doğu komşumuz 80 milyonluk nüfusu ile İran ve hemen onun arkasında 1,3 milyar nüfuslu Hindistan!

Asya Türkiye için önemli pazardır. Doğu ve güneydoğu illerinde sanayileşme adımları, bölgeyi etnik terör ve ayrılıkçı örgütlenmelerden alıkoyar. Bölge halkı önemli ölçüde kaçakçılık ile geçinir. Kaçakçılığı kestiğiniz anda açlık sefalet başını alır gider. İşte bu sefalet terör örgütünün palazlanacağı bir ortamdır. Hâlbuki bölge halkının çalışarak para kazanmasını devlet sağlarsa terör örgütlerinin besleneceği bataklık kurutulmuş olur.

Bir başka sorun ise, bölgede devasa yapılara erişen tarikat ve cemaat örgütlenmeleridir. Bunların tamamı, halkını devletten ve devletin kurumlarından uzaklaştıran yapılardır.

Devletin dini kurumu olan DİYANET bu yapıların oluşması ve yaşaması için özel çaba harcadığı herkesin malumudur. Bu yapıların bir an önce kapatılması ve dini konuların DİYANET dışında hiçbir dernek veya vâkıfın örgütlenme veya faaliyet yapmasına izin verilmez ise, sadece Doğu ve Güneydoğu illerindeki sorunlar değil, ülkedeki sorunların önemli bölümü çözülmüş olur.

Kürt sorunu ile Kürtlerin sorununu bir birinden ayırmak gerek.

Kürt sorunu, siyasi ve ayrılıkçı

Kütlerin sorunu ise, Cehalet, yoksulluk ve terördür.

Yeni Anayasa Manevraları Nedir?

23 Aralık 1876 tarihinde bu gün Anayasa olarak adlandırdığımız Teşkilât-ı Esasîye Kanunu ilk doğuşundan bu güne 145 yıl geçse de zihinsel olarak ulus bütünlüğünün, milli değerlerin, ulusal çıkarlarımızın neler olduğunu, farklılıklarımıza rağmen ortak değerlerimize saygıyı öğrenemedik.

Anayasa’lar yaz-boz tahtasına dönüştürülerek toplum barışını ve ulusal bütünlüğü hiç kimse sağlayamaz. Cumhuriyet tarihimiz süresince defalarca Anayasa’yı topyekûn değiştirmemize rağmen ilerleyemedik, aksine hala geriliyoruz.

Yine mevcut iktidar Ak Parti isteği ve ortağı MHP’nin açıklaması üzerine Anayasa’nın önemli maddeleri değiştirilerek ülkenin kalkınması ve hızlı karar alabilmesinin önünü açma söylemi ile halk oylamasına sunuldu.

Ne oldu?

Başkanlık sistemi “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” dedikleri ucube, tek kişinin hükmettiği bir model ortaya çıktı. Bugün mevcut iktidar da bu sistemden memnun değilse 17 Nisan 2017 halk oylaması neden yapıldı? Bu halk oylamasını bizlere dayatan “öneren” kim!

Anayasa’lar toplum düzeninin genel hatlarını Evrensen insan haklarından, uluslararası ilişkilere kadar çizer. Bugün yurttaşlarımız mevcut Anayasa’daki haklarını değişik bahaneler ile kullanamıyor veya kullandırılmıyor ise, yeni Anayasa bu toplumun hangi sorunlarına çözüm olacak diye düşünülmeli. Gösteri veya yürüyüş hakkı, protesto hakkı, sendikaların işyerinde örgütlenme hakkı, iktidarı eleştirme hakkı, gelir dağılımında eşitsizliği protesto hakkı, kadınların yaşam hakkı…

Yeni Anayasa hangi haklarımızı bize geri verecek?

Yapılmak istenen Anayasa, iktidarları daha da güçlendirip vatandaşın kafasına daha çok cop indirecek. 1876 ilk anayasadan bu yana özgürlükler ve insanca yaşam her Anayasa değişikliği ile biraz daha tırpanlandı. Yapılan Anayasalar hep halkını belli bir ideolojiye yönlendirme, yurttaş bilincini yok ederek itaat kültürünü dayatma düşüncesiyle hayata geçirilmiştir.

             Mevcut Anayasa iyi niyet ile uygulansa dahi ülkenin iç barışı, eğitim sorunları, gelir adaletsizliği, toplantı ve yürüyüş özgürlüğü ve protesto hakları, kadın cinayetleri, KOBİ ve milli sanayinin önemli ölçüde sorunlarına çözüm bulunacağına inancım tamdır. Ak Parti iktidarı Anayasa değişikliği konusunda samimi değildir. Anayasa değişikliği isteği ile “güya” muhalefet partilerine hodri meydan diyerek kendi iktidarını daha da güçlendirip iktidarının ömrünü uzatma çabaları bu ülkenin hiçbir sorununu çözmeyecektir.

Elbette bir anayasa değişikliği şart!

Temel ilkelere dokunmadan, akla ve bilime uygun ve partilerin çıkarları değil, toplumsal çıkarlar düşünülerek!

Gerisi hikâye…

CFR Nedir?

Amerika Birleşik Devletleri 51 eyalet ile yönetilen bir devlettir. Her eyalet kendi içinde otonom “özerk” bir yapıya sahip kendi parlamentoları ile sınırları içinde iç işlerinde bağımsız bir yapıya sahip bir yönetim şekli oluşturmuştur. Dünya da en az sorun ile federal bir sistem ile yönetildiğinden birçok ülke bu sistemi kurmak istese de başarılı olamamış, aksine otoriterleşen yönetimler dikta rejimine dönmüştür.

ABD federal sistemini, kendi kendini denetleyen kurumları oluşturması içeride güven, uluslararası kurumlar içinde de varlığını hissettirme ve bu nedenle dünya ölçeğinde küresel bir güç haline gelmesine neden olmuştur.

İngiltere den bağımsızlığını 1776 tarihinde kazanan ABD, Pennsylvania da oluşturduğu Anayasa konvansiyonu tarafından hazırlanarak halk adına imzaladı. Yapılan Anayasa 7 maddeden oluşuyordu. Günümüze kadar 27 defa değişse de, bizim Anayasamıza kıyasla çok kısa ve kapsayıcı bir metin diyebiliriz.

Gelelim asıl meseleye.

CFR nedir ne değildir.  “Conucil Foreign Relations” baş harfleri ile oluşan CFR’nin Türkçesi Dış İlişkiler Konseyidir. Amerika’nın dış politikasını belirleyen kurumdur. Bu kurumun kurucu başkanı David Rockefellerdir. David Rokefeller CFR’yi kendisi ile birlikte 13 aile kuruculuğunu üstlenmiştir. Bugün ABD dış politikasına tam manası ile hâkim ve yönlendirme kabiliyeti olan bu kurumun yöneticileri olan 13 aile, küresel sermayenin en büyükleridir. Silah üretim ve ticaretinden petrol üretin ve ticaretine kadar bu 13 ailenin şirketleri başroldedir.

ABD’nin küresel şirketleri CFR’nin dünya hâkimiyeti düşüncesi yine CFR’nin CIA ve pentagonun yönlendirmesi ile gerçekleşmektedir. Ekonomik olarak yayılmacı ve istilacı bir strateji izleyen CFR, bir yandan ekonomik, bir yanda askeri gelişmekte olan ülkeleri veya ABD hâkimiyetiniret eden ülkeleri kendisinin hâkimiyetine girmesi için önemli yaptırım ve kısıtlamalar ile zorluklar yaşatabiliyor.

Amerika demek aslında CFR demektir. İçeride birkaç çatlak ses çıksa da, CFR’ninhâkim olduğu medya araçları ve sahip olduğu önemli ekonomik güç ile etkisizleştirebiliyor.

CFR’nin kabul etmediği hiç kimse ABD başkanı olamaz. Seçilen ABD başkanları ise CFR’nin kontrolünden kesinlikle çıkamaz. CFR aslında ABD’nin kendisidir. Göstermelik seçimler ile seçilen başkanların zaten daha önceden CFR kararı ile başkan seçildiği ve bunun koşulları yaratıldığı ABD yurttaşlarının önemli bir kısmı tarafından da bilinen bir gerçektir.

CFR dünya ölçeğinde uygulayacağı stratejiyi her zaman kendi internet sitesinden makaleler yoluyla açıkça ve her yönüyle tartışmaya açarak, tüm dünya devletlerinde kurduğu STK’lar eliyle uygulamaya sokması, bizim gibi dünyadan bihaber insanların bu kurumların gerçek STK’lar olarak inanıp ve belki de bu STK’larda görev alarak istemesek de destek verir duruma gelmemiz düşündürücüdür.

CFR sadece ABD’nin derin devleti değildir. Dünya hâkimiyetini önemli ölçüde “ticari ve siyasi olarak” elinde tutan ve belki de trilyonlarca dolar sermaye ile dünyayı ele geçirme hayali olan tehlikeli bir yapıdır.

Ben kendimi bildim bileli Türkiye’de derin devletin varlığı konuşuluyor.

Bu sadece bir aldatmacadır…

        Ali Fuat  GÜRGÖZE

Yeniden kurtuluş mu? Al sana program!

Ülkenin sorunu her iktidar tarafından büyütüldü. Artık bu saatten sonra sorumlu arayıp, kendimizi temize çıkaramayız. Her partinin, her yurttaşın bu gidişatta mutlaka bir kabahati ve sorumluluğu var.

Durum!

  1. Ekonomik bir çöküşün önüne geçilemiyor. Nedeni ise “KİT” Kamu İktisadi Teşebbüsü olan Fabrikalar, limanlar, madenler, barajlar, tekel, bankalar satıldı. Bu kuruluşları satın alanlar ne yazık ki, Emperyalist devletlerin küresel taşeronu olan şirketler. İşte en kötüsü de bu…
  2. Gıda güvenliğimiz tehlikede! Tarım yapamıyoruz! Türkiye kıtlık ve açlık ile baş başa kalacak! Anadolu topraklarına uyum sağlamış yerli tohumlarımıza, sırf küresel şirketler kazansın diye yasak koyuyoruz. Kendi milli tohumumuzu tarlaya atamıyoruz. Çiftçi genetiği ile oynanmış “kısır” tohumu alınca ilacı ve gübresini de aynı firmadan almak zorunda kalıyor. Yani işin özü, Tarımda da bağımlıyız.

Kendi topraklarımızda kendi yerli tohumumuzu ekemiyor isek, Emperyalist bir ambargo karşısında 84 milyon nüfusu nasıl besleyeceğiz. Devletiniz yeniden yerli tohumu çoğaltarak Çiftçiyi yerli tohum ile buluşturarak olası bir ambargoya karşı planlama yapmalı.

  • Son yıllarda kanser vakası oldukça arttı. Satılan şeker fabrikalarının bir kısmı kapatıldı. Piyasanın şeker açığını “NBŞ” nişasta bazlı şeker aldı. Şeker zaten zararlı iken, yapay tatlandırıcı onlarca kat zararlı. Ülkemizde yapay tatlandırıcı fabrikası olan “CARGİL” Türkiye’yi her gün zehirliyor. Bu fabrikanın açılmasına kim ön ayak olduysa yargılanmalı ve bu fabrikalar tamamen kapatılmalı.
  • Türkiye Emperyalist bir kıskaç içinde, Çevremizde Türkiye’ye sorun çıkaracak ülkeler var. Bu ülkeler Amerika ve Avrupa Birliği tarafından sürekli destekleniyor. Yunanistan, Irak da ki Barzani bölgesi emir komuta ile hareket ediyor. Suriye’de biz Suriye devleti tarafından terörist olarak kabul eden ÖSO’yu destekliyoruz. Bunun diyetini inşallah ödemeyiz. Suriye devletinin toprakları içinde valiler, kaymakamlar atamışız. Türkiye kontrolündeki bölgede Türk Lirasını kullandırıyoruz. Burası ileride ÖSO devleti mi yapılacak. Türkiye bağımsız bir devletin topraklarında otonom bir bölge kuramaz! Uluslararası hukuk bunu kabul etmez. Biz hukuk devletiyiz.
  • Türkiye ABD Emperyalizminden uzaklaşıyor görüntüsü çiziyor. Ülke topraklarında onlarca ABD üssü takır takır çalışıyor. Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz, Malatya kürecik radar üssü gibi her bölgeye hâkimler. ABD ile uzaklaşma böyle olur mu?

Neredeyse evimizin içine kadar giren emperyalist bir devletten kopuş böyle mi olur?

  • Eğitim sistemimiz hak getire…

Bilim ve akla dayanmayan, sorgulamayı öteleyen, araştırmayı değil de biat kültürünü dayatan bir sistem ile eğitim yapılabilir mi?

Bütün okulları İmam hatip yaparak ülkeyi kalkındıramazsınız.

Her ilde üniversite yaparak eğitimli bir toplum yetiştiremezsiniz.

Ülkenin kurtuluşu elbette eğitim ile olur. Ancak ülkede ara eleman yetiştirecek Teknik liselere ihtiyaç var. Bu teknik liseler sanayi bölgelerinde ve gerekirse öğrenciler devlet tarafından ücreti karşılanarak kendi branşında teorik aldığı derslerin yanında pratik olarak staj da yapabilmeli. Teknik liseler açılmadığı ve bu okullar desteklenmediği sürece ülkenin kalkınması mucizedir.

  • Geldik en önemli konuya!

Türkiye’de bu sorunun ismini “Kürt sorunu” koymuşlar.

Ben ise bu sorunu Kürtlerin sorunu olarak görüyor, çözüm yollarını da bu çerçevede çözmenin doğru olduğunu düşünüyorum.

Kürtlerin sorununu alt başlıklarda toplarsak,

  1. Kürtlerin en can alıcı sorunu feodal alışkanlıklarının devamıdır. Bu Feodalite devletin de, siyasi partilerin de desteklediği bir durumdur. Devlet ve siyasi partiler bölgede bir kişi veya bir aşiret ile ilişkiye girerek sorunları çözmeyi düşünür. Kürt yurttaşlar başındaki toprak veya aşiret ağasının sözünden çıkamaz. Özgürce düşünemez, bir birey gibi hareket edemez. Sır Ekonomik ve sosyal olarak özgür kalmak için milyonlarca insan evini yurdunu bırakıp büyük şehirlere göç etmiştir. Devlet bu Feodal anlayışı yıkmadığı sürece ikinci adımı atamaz.
  2. İkinci adım ise bölgenin ekonomik gerçeği. Güneydoğu Anadolu bölgesini Suriye, Irak ve İran sınır köy ve kasabalarının ekonomik yapısı on yıllardır kaçakçılık üzerine kurulmuş. Devlet bazen görmezden gelmiş, bazen de cezalandırmış. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana bölge ihmal edilmiş. Oysa bölge sanayi ile tanışmış olsaydı önemli ölçüde sorunlar giderilmiş olurdu. 80 milyonluk nüfusu ile bir İran hemen yanı başımızda, doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde sanayi yatırımları olsaydı her bölge Gaziantep gibi gelişmez miydi?
  3. Bölgede nüfusun en az %20’si Türkçe bilmiyor. Lise veya üniversite eğitimi alan gençler ise büyük şehirlere göç ediyor. Yeniden ve günümüz koşullarına uyarlayarak Köy Enstitüleri modelini devreye sokarak bölgenin gelişmesinde önemli bir yapı taşı oluşturabiliriz. Bu model daha önce denendi ve olumlu sonuç alındı. Yeniden Köy Enstitüleri oluşturmamız zaruridir.

Kürt yurttaşlar da bu ülkenin birinci sınıf yurttaşıdır. Devlet her bölgeye eşit davrandığı sürece hiçbir yurttaş devletine karşı çıkmaz kanaatindeyim.

Haa, sorun çıkmaz mı?

Elbette çıkar, ancak çok küçük ölçekte çıkar ve devlette çıkan sorunlara çare arar ve bulur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Whatsapp Hattı >>
Yardıma mı ihtiyacınız var?
BİZİM MEYDAN | Canlı Destek
Merhaba,
Size nasıl yardımcı olabiliriz?